<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Ozkurt Law Office</title>
	<atom:link href="http://www.ozkurt.av.tr/en/?feed=rss2" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.ozkurt.av.tr/en</link>
	<description>Ozkurt Law Office</description>
	<lastBuildDate>Fri, 23 Apr 2010 08:38:10 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.9.2</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>MİLLETLERARASI ÖZEL HUKUK VE USUL HUKUKU HAKKINDA KANUNUN 32. MADDESİ ÇERÇEVESİNDE YABANCILARIN TEMİNAT GÖSTERME ZORUNLULUĞU</title>
		<link>http://www.ozkurt.av.tr/en/?p=166</link>
		<comments>http://www.ozkurt.av.tr/en/?p=166#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 23 Apr 2010 08:30:19 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.ozkurt.av.tr/en/?p=166</guid>
		<description><![CDATA[GİRİŞ
Kural  olarak, dava açanın (veya talepte bulunanın) teminat gösterme  yükümlülüğü yoktur. Fakat bir davanın ya da talebin haksız görülmesi  (dava açanın veya talepte bulunanın ileride haksız çıkması) halinde,  karşı tarafın uğrayabileceği zararın ödenmesinin tehlikeye düşmesi  ihtimali olan hallerde, bu zararı karşılamak için, dava açanın (veya  talepte bulunanın) önceden bir ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><strong>GİRİŞ</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Kural  olarak, dava açanın (veya talepte bulunanın) teminat gösterme  yükümlülüğü yoktur. Fakat bir davanın ya da talebin haksız görülmesi  (dava açanın veya talepte bulunanın ileride haksız çıkması) halinde,  karşı tarafın uğrayabileceği zararın ödenmesinin tehlikeye düşmesi  ihtimali olan hallerde, bu zararı karşılamak için, dava açanın (veya  talepte bulunanın) önceden bir teminat göstermesi gerekir. Hangi  hallerde teminat gösterilmesi gerektiği, kanun tarafından tahdidi bir  şekilde belirtilmiştir. Kanunun teminat gösterilmesini şart kılmadığı  hallerde, davacı veya talepte bulunan teminat göstermekle yükümlü  değildir.</p>
<p style="text-align: justify;">Türk  hukukunda, gerek Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu (“HUMK”) Madde 97,  gerekse 2675 sayılı Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında  Kanun’un (“MÖHUK”) 32. Maddesi, Türkiye’de dava açan, bir davaya müdahil  olan veya icra takibinde bulunan yabancı (HUMK açısından “Türkiye’de  ikametgâhı bulunmayan”) gerçek ve tüzel kişilerin teminat gösterme  yükümlülüğünü düzenlemektedir. Bu incelemede, esas olarak MÖHUK Madde  32’deki düzenleme ele alınacaktır, ancak bu düzenlemenin daha iyi  anlaşılmasını sağlamak maksadıyla HUMK Madde 97’ye kısaca değinerek  başlamak gerektiği kanısındayım.</p>
<p style="text-align: justify;">I-     HUMK’A GÖRE TEMİNAT GÖSTERME YÜKÜMLLÜLÜĞÜ</p>
<p style="text-align: justify;">HUMK’UN  97. maddesi, Türkiye’de ikametgâhı olmayanların teminat gösterme  yükümlülüğünü düzenlemektedir. Madde hükmü şöyledir:</p>
<p style="text-align: justify;">“Türkiye’de  Kanunu Medeni mucibince ikametgâhı olmayan müddei veya davaya müdahale  eden kimse, diğer tarafın muhtemel zarar ve ziyanıyla masarifi  muhakemesine mukabil 96ıncı madde mucibince teminat göstermeye  mecburdur.<br />
İşbu kaide tahkikat ve muhakeme esnasında ikametgâhını ecnebi memlekete  nakledenler hakkında da caridir. Muahede hükümleri mahfuzdur.”<br />
Anlaşılacağı gibi bu madde Türkiye’de ikametgâhı olmayan davacı veya  davaya katılanların, karşı tarafın muhtemel zarar ziyanını karşılamayı  amaçlamaktadır ve bu noktada sözü edilen kişileri 96ıncı maddede sayılan  teminatı göstermek durumunda olduklarını belirtir.<br />
Bu madde kapsamında teminat yükümü için kişinin Türk veya yabancı olması  önem taşımaz, burada önemli olan davacı veya davaya katılanın  ikametgâhının yabancı ülkede bulunmasıdır. Bu sebepledir ki, Türkiye’de  ikametgâhı olmayan bir Türk dahi Türk mahkemelerinde bir dava açtığı  takdirde teminat göstermekle yükümlüdür. Türkiye’de ikamet eden davacı,  dava sırasında ikametgâhını yabancı ülkeye taşıdığı takdirde yine  teminat ile yükümlü olur .<br />
Yargıtay kararlarına göre , Türkiye dışında oturan veya çalışan Türk  uyruklu kişilerin Türkiye’de bilinen ikametgâhlarının olmaması halinde  bu kişiler nüfus siciline kayıtlı oldukları yerde mukim sayılırlar ve  böylelikle Türkiye’de ikametgâhı olmayan davacı veya davaya katılanların  teminat göstermesi kuralından ayrılırlar. Bu konuya ilişkin getirilen  ve bizimde katıldığımız bir görüşe göre, bu hal, teminatın amacının  Türkiye ile yeter bağı olmayan kişilerin Türkiye’de açacakları  davalarda, davalıyı muhtemel zararlara karşı korumak olduğu göz önünde  alındığında yerinde değildir .<br />
Nelerin teminat olarak gösterilebileceği HUMK 96’da yazılıdır. Buna  göre,<br />
(a)    para,<br />
(b)    hisse senetleri,<br />
(c)    tahviller,<br />
(d)    gayrimenkul rehni,<br />
(e)    muteber bir banka kefaleti (genelde banka teminat mektubu  şeklinde), ve<br />
(f)    noterden onaylı bir kefalet sözleşmesi ile gösterilen kefil,  teminat olarak gösterilebilecektir.<br />
Doktrinde, yukarıda sayılanlara ek olarak, menkul rehninin de teminat  olarak gösterilebileceği kabul edilmektedir.<br />
Taraflar teminat yükümlülüğünü karşılıklı mutabakat ile  kaldırabilecekleri gibi, eğer teminat gösterilecekse ne çeşit ve ne  miktarda bir teminat gösterileceğini tarafların aralarında yapacakları  bir sözleşme ile de kararlaştırmaları mümkündür. Ancak teminatın miktarı  her koşulda mahkeme tarafından takdir edilecek olup, gösterilen  teminatın geçerliliği de yine mahkeme tarafından değerlendirilecektir  (HUMK m.96, m. 100).<br />
Uygulamada çoğunlukla yabancı para cinsinden teminatın gösterilmesi söz  konusu olmaktadır. Yargıtay, mahkeme tarafından takdir olunan miktardaki  dövizin Merkez Bankasına yatırıldığının ispatını aramaktadır. Bu ispat  şartı teminat gösteren tarafın mahkemeye sunacağı bir Merkez Bankası  hesap belgesi (dekont) ile gerçekleşebileceği gibi, mahkemenin bu hususu  doğrudan Merkez Bankasına sorması da mümkündür. Bir Yargıtay Hukuk  Genel Kurulu kararında, “&#8230; teminatın döviz olarak bloke edilmesi  re’sen gözetilmesi gereken hususlardan” olduğu belirtilmiştir (Yargıtay  Hukuk Genel Kurulu E.1980/6–1952, K.1983/512 sayılı ve 13.5.1983 tarihli  kararı) . Yine, Yargıtay 12. Hukuk Dairesi’nin bir kararında “&#8230;  teminatın TC Merkez Bankası’na döviz olarak bloke ettirilmesi gerekir.  Teminat karşılığının Türk parası olarak yatırılması yeterli sayılamaz.”  denmiştir (Yargıtay 12. Hukuk Dairesi 18.3.1976 tarihli kararı) .  Yargıtay, çeşitli kararlarında, teminatın “yabancı bir bankanın  garantisine (kontrgarantisine) dayanan [ve] Türkiye’deki milli bir  bankadan alınacak” bir teminat mektubu ile de gösterilebileceğini  belirtmiştir (Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin E.3681, K.9236 sayılı ve  21.11.1968 tarihli kararı ile Yargıtay 12. Hukuk Dairesinin E.10341,  K.9973 sayılı ve 7.12.1983 tarihli kararı) .<br />
Türkiye’de ikametgâhı olmayan davacının teminat göstermesi gerektiği,  davalı tarafından ileri sürülmelidir. Yani mahkeme, davalının talebi  olmaksızın, kendiliğinden (re’sen) Türkiye’de ikametgâhı olmayan  davacıdan teminat göstermesini isteyemez. Teminat talebi, HUMK m.187/1  uyarınca ancak ilk itiraz olarak ileri sürülebilir.<br />
Davalı, Türkiye’de ikametgâhı olmayan davacının teminat göstermesi  gerektiğini süresinde ve de ilk itiraz olarak ileri sürmezse, davalının  teminat talebinde bulunma hakkı m. 98/2’de sebebiyle düşer. Diğer bir  ifadeyle, bu itiraz, diğer ilk itirazlarda olduğu üzere, davanın esasına  girmeden evvel yapılmadığı takdirde bir daha yapılamaz.<br />
HUMK’a göre, teminat göstermek zorunda olanların bundan muaf  tutulmakları için, ilgilinin bağlı olduğu devlet ile Türk devleti  arasında karşılıklı olarak teminat gösterme yükümlülüğünü ortadan  kaldıran bir sözleşmenin bulunması gerekir. HUMK 97. maddeki açık ifade,  teminattan muafiyetin ancak akdi karşılıklılık halinde var olacağını  göstermektedir. Kanuni ve fiili uygulama yeterli değildir. Türkiye’de  adli yardımdan yararlananlar da teminat göstermek zorunda değildirler  (HUMK m.466’nın delaletiyle). Yabancıların adli yardımdan yararlanmaları  için ise karşılıklı muamele gerekir. Sözleşmelerde adli yardım ve  teminat muafiyeti konuları birlikte düzenlenmiştir. Türkiye çeşitli  devletlerle ikamet, ikamet ve ticaret, adli yardım konularını içermek  üzere iki taraflı sözleşmeler yapmıştır. Ayrıca Türkiye son yıllarda çok  taraflı bazı sözleşmelere de taraf olmuştur. Doğrudan teminat konusu  ile ilgili olarak “Hukuk Usulüne Dair Sözleşme”, Türkiye’de  23.03.1972’den beri uygulanmaktadır .</p>
<p style="text-align: justify;">II-     MİLLETLERARASI ÖZEL HUKUK ve USUL HUKUKU HAKKINDA KANUN’A (MÖHUK) GÖRE  YABANCILARIN TEMİNAT GÖSTERME YÜKÜMLÜLÜĞÜ</p>
<p style="text-align: justify;">A-     Genel Olarak Yabancıların Teminat Gösterme Yükümlülüğü<br />
Yabancının dava açma hakkı devletler için bir milletlerarası hüküm  olarak addedilmektedir. Aksi halde yabancılara tanınmış olan hak ve  hürriyetlerin hiçbir değeri kalmaz. Yabancının dava hakkının en önemli  dayanağı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’dır. Anayasa’nın 36. maddesinde  hak arama özgürlüğü herkes’e tanınmaktadır .<br />
“Hak Arama Hürriyeti<br />
MADDE 36 &#8211; Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı  mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma (Ek ibare:  4709 &#8211; 3.10.2001 / m.14) ile adil yargılanma hakkına sahiptir.”<br />
Yabancının dava hakkını kısıtlayan herhangi bir hüküm Anayasamıza aykırı  olur. Mevzuatımızda da böyle kısıtlayıcı bir kural mevcut değildir.  Yalnız yabancıya davacı olduğu bazı hallerde kanunla konulmuş  milletlerarası hukuka da uygun teminat yatırma mükellefiyeti (Cautio  Judicatum Solvi) yüklenmiştir .<br />
Türk mahkemesinde dava açan (davaya katılan veya icra takibinde bulunan)  yabancı gerçek ve tüzel kişiler, yargılama (ve takip) giderleriyle  karşı tarafın zarar ve ziyanını karşılamak üzere mahkemenin  belirleyeceği teminatı göstermek zorundadırlar. Madde hükmü şöyledir:<br />
“Teminat<br />
Madde 32 &#8211; Türk mahkemesinde dava açan, davaya katılan veya icra  takibinde bulunan yabancı gerçek ve tüzelkişiler, yargılama ve takip  giderleriyle karşı tarafın zarar ve ziyanını karşılamak üzere mahkemenin  belirleyeceği teminatı göstermek zorundadırlar.<br />
Mahkeme, dava veya takibin niteliğine ve duruma göre davacıyı, davaya  katılanı veya takip isteğinde bulunanı karşılıklılık esasına göre  teminat göstermekten muaf tutabilir.”<br />
Yargılama ve takip giderleriyle karşı tarafın zarar ve ziyanını  karşılamak üzere gösterilmesi gereken teminat, davacı olarak ortaya  çıkan yabancıların durumunu güçleştirmektedir. Bununla beraber,  özellikle davalının davayı kazanması halinde davacıya karşı dava  masraflarını talep ve icra edebilme konusunda karşılaşacağı güçlükler  nazara alınırsa, yabancı davacı için getirilen bu teminat gösterme  mecburiyetini yerinde ve haklı bulmak icap eder. Bu teminat gösterme  mecburiyetinin esas gayesi, davada haklı çıkan davalının dava  masraflarını talep ve icrada karşılaşacağı güçlükleri ortadan  kaldırmaktadır .<br />
B-    Teminat Yükümlülüğünün Şartları, Kapsamı ve Niteliği<br />
MÖHUK’un 32. maddesi açıkça Türkiye’de dava açan, açılmış olan davaya  müdahale eden, icra takibinde bulunan yabancı gerçek ve tüzel kişiler  için bu mecburiyeti getirmiştir . Türk vatandaşları, bir başka ülkenin  vatandaşlığına daha sahip olsalar da, MÖHUK. m. 32 bağlamında, teminat  göstermek zorunluluğunda değildirler .<br />
Öte yandan, davalının vatandaşlığı yabancı davacının teminat gösterme  mecburiyetinde rol oynamaz. Davalının ülke içerisinde veya yabancı bir  ülkede oturması veya ikametgâh sahibi olmasının da önemi yoktur. Bu  teminat gösterme mecburiyeti doğrudan doğruya ve sadece davacının (veya  müdahilin veya icra takibinde bulunanın) yabancılık sıfatına  bağlanmıştır  .<br />
Yabancı kavramı, gerçek kişilerde vatandaşlık esasına göre tayin edilir .  Bu bakımdan vatansızların, mültecilerin, göçmenlerin ve azınlıkların  durumu ele alınmalıdır.<br />
Vatansızlar, yabancıların bulunduğu hukukî konuma sahip oldukları için ,  MÖHUK. m. 32, f. 1’in kapsamındadır. Mülteciler, Türkiye’nin de taraf  olduğu yılında taraf olduğu (RG 5.9.1961/10898) 1951 tarihli  “Mültecilerin Hukuki Durumuna Dair Sözleşme”nin 16 maddesine göre  teminat göstermekten muaftırlar . Göçmenler, göçmen kâğıdı aldıkları  tarihten itibaren Türk vatandaşı gibi işlem görecekleri için yabancı  sayılmazlar; bu yüzden teminat göstermekten muaftırlar . Azınlıklar,  Lozan Antlaşmasında aksine bir hüküm olmadığı için, MÖHUK. m. 32’ye göre  teminat göstermek zorunda değildir.<br />
Tüzel kişiler bakımından yabancılık sıfatı, statülerindeki idare  merkezine bağlı olarak belirlenebilir. Statülerine göre, idare merkezi  yabancı ülkede olan tüzel kişilerde yabancı tüzel kişi olarak teminat  göstermek mecburiyetindedirler. Zira Türk devletler hususi hukuku  sistemi, tüzel kişiler için uygulanacak milli hukuk kavramını prensip  olarak statülerinde yer alan idare merkezi hukuku olarak belirlemiştir  (MÖHUK m. 8 IV). Yalnız tüzel kişiliğe sahip yabancılar değil, aynı  zamanda kendi idare merkezi hukuklarına göre tüzel kişiliği bulunmayan  fakat davada taraf olma ve dava ehliyetine sahip yabancı kişi ve mal  toplulukları da teminat göstermek mecburiyetindedirler .<br />
Teminat miktarını mahkeme tayin eder. Mahkeme bu işlemi  gerçekleştirirken, tayin ettiği miktarın hem karşı tarafın zarar ve  ziyanını hem de yargılama ve takip giderlerini karşılayacak bir değer  olmasına özen göstermelidir. Yargılama ve takip giderlerini de  karşılayacağından, teminat gösterilmesi mahkemece re’sen dikkate alınır.  Mahkeme teminatla yükümlü tarafa tayin ettiği teminatı yatırması için  uygun bir süre verir. Bu süre zarfında teminat gösterilmezse duruşmaya  veya icra takibine devam olunmaz .<br />
MÖHUK. m. 32’deki düzenleme nelerin teminat olarak gösterilebileceği  veya bu teminatın nasıl gösterileceği konularında açıklık getirmemiştir,  ancak doktrin ve Yargıtay kararları, bu bakımlardan HUMK Madde 96’daki  düzenlemenin kıyasen uygulanacağını belirtmektedir. Genelde kabul edilen  döviz biçiminde teminatın gösterilmesidir. Yargıtay’ın kararlarına  göre, dövizin merkez bankasına yatırıldığının ispat edilmesi gerekir .</p>
<p style="text-align: justify;">C-     Teminattan Muafiyet<br />
Yukarıda yapmış olduğumuz izahatlarda, MÖHUK’un 32. maddesinin açıkça  Türkiye’de dava açan, açılmış olan davaya müdahale eden, icra takibinde  bulunan yabancı gerçek ve tüzel kişiler için kural olarak bir teminat  mecburiyeti getirmiş olduğunu tespit ettik. Bu kuralın istisnası  karşılıklılıktır. Mahkeme karşılıklılık bulunması halinde davcıyı veya  davaya katılanı teminat göstermekten muaf tutabilir.<br />
Teminattan muafiyeti temin eden milletlerarası bir ikili veya çok  taraflı anlaşmanın varlığı halinde mahkeme, davacıyı veya müdahili veya  takip talebinde bulunanı teminat göstermekten muaf tutmak durumundadır.  Eğer ortada bir bu konuya ilişkin ikili veya çok taraflı bir sözleşme  yoksa o takdirde mahkeme (yada icra dairesi) davanın ve takibin  niteliğine göre ve duruma göre davacıyı teminattan muaf tutabilir. Ancak  unutulmamalıdır ki burada hâkime tanınan takdir yetkisinin çerçevesi,  yabancının mensup olduğu devlet ile Türkiye arasında bu konuda kanuni ya  da fiili mütekabiliyetin bulunması ile sınırlıdır.<br />
Yukarıda belirttiğimiz gibi, Türkiye ile teminat göstermekten muafiyet  sağlayan iki taraflı bir uluslararası anlaşmayı akdetmiş ülkeler ile  Türkiye’nin de taraf olduğu ve bu hususta düzenlemeler içeren çok  taraflı uluslararası sözleşmeleri imzalamış ülkelerin vatandaşları,  MÖHUK Madde 32’de belirtilen teminatı göstermek zorunda olmayacaktır.  Türkiye’nin bu konuda hâlihazırda taraf olduğu ikili anlaşmalar şu  ülkeler ile imzalanmıştır: Almanya, Avusturya, Bulgaristan,  Çekoslovakya, Danimarka, Finlandiya, Ürdün Krallığı, Kuzey Kıbrıs Türk  Cumhuriyeti, İngiltere, İran, İsviçre, İtalya, Irak, Macaristan, Mısır,  Norveç, Pakistan, Romanya, Tunus, Yugoslavya, Gürcistan, Kazakistan,  Özbekistan ve Arnavutluk.<br />
Türkiye’nin taraf olduğu teminata ilişkin çok taraflı sözleşmeler ise  şunlardır: (i) Hukuk Usulüne Dair Sözleşme (Resmi Gazete: 23.3.1972,  14137), (ii) Nafaka Alacaklarının Yabancı Memleketlerde Tahsili ile  ilgili Sözleşme (Resmi Gazete 18.3.1971, 13782), (iii) Nafaka Alacakları  Konusundaki Kararların Tanınmasına ve Tenfizine ilişkin Sözleşme (Resmi  Gazete 16.2.1983, 17961), (iv) Avrupa İkamet Sözleşmesi (Resmi Gazete  20.4.1989, 20145) ve (v) Mültecilerin Hukuki Durumuna dair Sözleşme  (Resmi Gazete 5.9.1961, 10898).<br />
Doktrinde , MÖHUK Madde 32/2’deki “davanın veya takibin niteliğine veya  duruma göre” ifadesinin, yabancı ülke vatandaşı olan davacının  Türkiye’deki malvarlığının, örneğin bankada bulunan parasının veya hisse  senetlerinin ya da gayrimenkullerinin, yargılama giderleri ile  davalının muhtemel zararlarını karşılamaya yeterli olduğu yönünde  mahkemede kanaat uyanması olarak yorumlanması gerektiğine işaret  edilmiştir. Yine doktrindeki bazı yazarlar tarafından, karşılıklılık  konusunda Türkiye’deki düzenlemenin aynısının (Türkiye ile tam ve eşit  bir karşılıklılığın) varlığının aranmaması gerektiği, o ülkedeki bir  Türk davacıya benzer ve yakın bir muamelede bulunulmasının yeterli  olması gerektiği kabul edilmektedir. Eğer bir yabancı ülkenin  kanunlarında teminata ilişkin hiç bir düzenleme mevcut değilse, o  ülkenin vatandaşı Türkiye’de teminat göstermekle yükümlü olmamalıdır.  Buna göre, kanunlarında teminat mükellefiyetinin düzenlenmemiş olduğu  bilinen Rusya, Mısır, Şili, Finlandiya, Peru, Libya ve Suriye gibi  ülkelerin vatandaşları bu muafiyetten yararlanmalıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">***     Yukarıda yer alan ülkelere bir kez daha bakılacak olursa dış  ticaretimizde önemli bir paya sahip olan ve dünyada konumu itibarıyla  çok farklı bir noktada olan Amerika Birleşik Devletleri’nin ikili  anlaşmalar akdettiğimiz ülkeler arasında yer almadığı fark edilir.  Amerika Birleşik Devletleri vatandaşlarının Türkiye’de açacakları dava  veya takiplerde teminat gösterme yükümlülüğünden muaf olup olmadıkları  hususu tartışmalıdır. Bu tartışmalara kısaca değinecek olursak:</p>
<p style="text-align: justify;">1-     Türkiye Cumhuriyeti ile ABD Arasındaki İkamet Sözleşmesi ve Teminat  Hususu<br />
Yargıtay, Türkiye ile Amerika Birleşik Devletleri arasında teminata  ilişkin geçerli ve yürürlükte bir ikili anlaşma olmadığı yönünde karar  vermektedir. Doktrinde de kabul gören bu kararların gerekçesi ve bu  kararlara katılmamızın neden mümkün olmadığına dair açıklamalarımızı şu  şekilde yapabiliriz.<br />
“Türkiye Cumhuriyeti ile Amerika Müttehit Devletleri Arasında Münakit  İkamet Mukavelenamesinin Tasdikine dair, 2002 sayılı, 1 Haziran 1932  tarihli Kanun” ile kabul edilerek, Anayasanın 91. maddesi uyarınca iç  hukukumuzun bir parçası haline gelen İkamet Mukavelesi Madde 2’nin  ikinci fıkrası şöyledir:<br />
“Bu muahede tasdiknamelerin teatisinden itibaren mevkii mer’iyete  girecek ve üç sene müddetle mer’i kalacaktır. Bu tarihten sonra muahede,  inkızası Yüksek Akitlerden biri tarafından  diğerine tebliğ edildiği  tarihten itibaren geçecek on iki ayın hitamına kadar mer’iyette  kalacaktır.”<br />
Anılan fıkra, taraflar arasındaki İkamet Sözleşmesinin, sözleşmeye  ilişkin onayların teatisinden başlamak üzere üç sene boyunca yürürlükte  kalacağını, bir başka deyişle, bu üç yıl içinde iptal edilemeyeceğini,  ancak bu sürenin dolmasından itibaren taraflarca fesih ihbarı göndermek  suretiyle ve söz konusu fesih ihbarından itibaren on iki ay sonra iptal  edilebileceğini ifade etmektedir.<br />
Dolayısıyla, her ne kadar Yargıtay içtihatlarında yukarıda anılan İkamet  Sözleşmesinin “dört sene” süreli olduğu görüşü benimsenmiş ise de,  anlaşma metninin (özellikle, Türkçe metinle eşdeğer olan İngilizce  metninin) açık ifadesi, İkamet Sözleşmesinin, taraflardan herhangi biri  tarafından fesih ihbarında bulunulana kadar geçerli olacağı ve hatta  böyle bir fesih ihbarından itibaren on iki ay daha yürürlükte kalacağı  yönündedir. Sözleşme metnindeki “üç yıl”, anlaşmanın nihai geçerlilik  süresi değil, fesih ihbarında dahi bulunma imkânı olmaksızın kati  biçimde yürürlükte olacağı süredir.<br />
Dışişleri Bakanlığı’nın İstanbul İş Mahkemesine hitaben yazılmış 24  Mayıs 1989 tarihli müzekkere cevabında “28 Ekim 1931 tarihinde  Ankara’da, ülkemiz ile Amerika Birleşik Devletleri arasında imzalanmış  olan ikamet sözleşmesinin yürürlükte olduğu” belirtilmiş, Bakanlık  görevlileriyle yapılan sözlü görüşmelerde de, ne Türkiye Cumhuriyeti’nin  ne de Amerika Birleşik Devletleri’nin bu anlaşmaya ilişkin olarak bir  fesih ihbarında bulunmamış olduğu öğrenilmiştir.<br />
Süreli sözleşmelerin, belirlenen sürenin sonunda, bir fesih beyanına  gerek olmaksızın, kendiliğinden sona ereceği açıktır. Ancak, yukarıda  açıklandığı üzere, Türkiye Cumhuriyeti ile Amerika Birleşik Devletleri  arasındaki İkamet Sözleşmesi bu tip sözleşmeler kapsamında  değerlendirilemez. Sözleşme hükmü, sözleşmenin ancak bir fesih ihbarıyla  sona ereceğini düzenlemiştir.<br />
Bu İkamet Sözleşmesi’nin taraflar arasında halen geçerli ve yürürlükte  olduğunun tespiti, Madde 1’de yer alan “en ziyade mazharı müsaade üçüncü  memleket” kaydı bakımından önem taşımaktadır. En çok gözetilen ülke  kaydı, bir devletin, başka devletlerle yapacağı anlaşmaların  hükümlerinin, belirli bir üçüncü devlete ya da yurttaşlarına karşı da  uygulamayı kabul etmesidir. Böylece, o devlet, başka bir devlete  tanıyacağı durumu iyileştirici nitelikteki hükümleri, bu kaydı içeren  antlaşmadaki diğer tarafa da uygulayacağını bildirmektedir . İkamet  Sözleşmesinin 1. Maddesi, tarafların sadece ikamet şartları bakımından  değil, aynı zamanda mali ödentiler (masraflar) ve kazai yetki bakımından  da uygulanacağını belirtmektedir.<br />
Türkiye Cumhuriyeti, yukarıda anıldığı gibi, Hukuk Usulüne Dair  Sözleşmenin yanı sıra, örnekleyici olmak üzere, Almanya, İngiltere,  İsviçre, İtalya, Danimarka, Bulgaristan, KKTC, Mısır ve Avusturya ile  yapılmış olan ve teminat gösterme yükümlülüğünden muafiyet sağlayan  uluslararası antlaşmalara taraf olmuştur. Her ne kadar Türkiye  Cumhuriyeti ile ABD arasında bir adli yardım antlaşması bulunmamakta ise  de, yukarıda anılan “en çok gözetilen ülke kaydı” sözleşme vesilesiyle  yaşatılacak olursa, Türkiye Cumhuriyeti, bu ülkelere tanımış olduğu  menfaati, Amerika Birleşik Devletleri’ne de tanımak durumunda  kalacaktır.<br />
Son olarak şunu belirtmem gerekir; şayet İkamet Sözleşmesinin  yürürlükten kalktığı kabul edilecek olursa (ki yukarıda belirttiğimiz  gibi, Yargıtay’ın yerleşik içtihatları sebebiyle uygulamada mahkemeler  bu yönde karar vermektedir), kanuni ya da fiili mütekabiliyet olup  olmadığı hususu, Amerika Birleşik Devletleri eyaletleri bazında  incelenmelidir. Zira Amerika Birleşik Devletleri’nin her bir eyaleti  farklı kanunlara ve hukuki uygulamalara sahiptir; bu eyaletlerdeki  içtihatlar da birbirinden farklılık arz edebilmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">***  Yeri gelmişken, yeni MÖHUK Kanun Tasarısın teminata ilişkin ne gibi  yenilikler getirdiğine bakmanın biz özel hukukçular için elzem olduğu  kanısındayım. Bu noktada Tasarıyı irdeleyecek olursak:</p>
<p style="text-align: justify;">2-     Milletlerarası Özel Hukuk Ve Usul Hukuku Hakkında Kanun Tasarısı  (“Tasarı”) Çerçevesinde Teminat<br />
MÖHUK’un 32. maddesinde yer alan teminat konusu “Tasarı”da 47. maddede  düzenlenmiştir. Tasarı’nın teminat başlıklı 47. maddesinin lafzı aynen  şu şekildedir:<br />
“Teminat<br />
Madde 47 – (1) Türk mahkemesinde dava açan, davaya katılan veya icra  takibinde bulunan yabancı gerçek ve tüzel kişiler, yargılama ve takip  giderleriyle karşı tarafın zarar ve ziyanını karşılamak üzere mahkemenin  belirleyeceği teminatı göstermek zorundadırlar.<br />
(2) Mahkeme, dava açanı, davaya katılanı veya icra takibi yapanı  karşılıklılık esasına göre teminattan muaf tutar. Karşılıklılığın mevcut  olmaması hâlinde dahi mahkeme, dava veya takibin niteliğine ve duruma  göre davacıyı, davaya katılanı veya takip isteğinde bulunanı teminat  göstermekten muaf tutabilir.”</p>
<p style="text-align: justify;">Tasarı’nın  gerekçesinde de belirtildiği üzere &#8220;2675 sayılı Kanunun 32 nci  maddesinde, “vatandaş – yabancı” ayırımı yapılarak, Türk mahkemelerinde  dava açan, davaya katılan veya icra takibi yapan gerçek ve tüzel  kişilerin yargılama ve takip giderleriyle karşı tarafın zarar ve  ziyanını karşılamak üzere mahkemenin belirleyeceği teminatı yatırmaları  gerektiği hükmü aynen muhafaza edilmiş, ancak maddenin 2 nci fıkrası,  uygulamada getirdiği güçlükler göz önüne alınarak tekrar kaleme  alınmıştır” .<br />
Tasarı ile yapılan değişiklik, kanunun gerekçesine göre, eski ikinci  fıkranın açıklanmasından ibarettir ve eski hükümle özde aynı düzenlemeyi  ihtiva etmektedir. Bu yeni ikinci fıkra hükmü uyarınca da mahkeme  “karşılıklılık” esasını gözetmek suretiyle, karşılıklılığın bulunması  hâlinde, dava açanı, davaya katılanı ve icra takibi yapanı teminattan  muaf tutacaktır. Ancak Tasarı uyarınca değiştirilen ikinci fıkra ile  mahkemenin, karşılıklılık bulunmasa dahi dava ve takibin niteliğine ve  duruma göre davacıyı, davaya katılanı veya takip talebinde bulunanı  teminat göstermekten muaf tutabilmesinin önü açılmakta ve hâkime bu  konuda takdir hakkı vermektedir.<br />
Kanımızca, Tasarı ile bu çeşit bir düzenleme getirilmesi birkaç açıdan  pek isabetli olmamıştır:<br />
İlk olarak, milletlerarası hukukumuzun temel ilkelerinden olan  karşılıklılık prensibinin devreden çıkarılmasının mevcut hukuk  sistematiğimizle çeliştiği düşüncesindeyim. Karşılılık prensibinin  “milletlerarası standartlara kavuşmuş temel insan haklarının altına  düşülme” ihtimali saklı kalmak kaydıyla uygulanması gerektiği  kanısındayım (Örneğin: Irk ayırımcılığı yapan ülkenin, ya da okullarında  başka milletlerden olan öğrencilerin resmi dil dışında başka bir dilde  konuşma yasağı getiren devletlerin vatandaşlarına, karşılıklılık adı  altında ya da mukabele-i bil misil çerçevesinde benzer uygulamalar  yapamamalıyız). İfade etmeye çalıştığım üzere, karşılıklılık prensibinin  çok katı uygulanması taraftarı olmamakla beraber bu ilkeden teminat  gibi, temel insan haklarına ilişkin olmayan, tamamen mali nitelikli bir  sahada feragat edilmesini (daha doğrusu Tasarının sunuyor olduğu imkân  ile hâkimlerin karşılıklılığı aramayabilmesini) Türk vatandaşlarının bu  konudaki uluslar arası menfaatlerine halel getirebilecek olması  bağlamında ciddi riskler taşımasından dolayı benimsemediğimi  söylemeliyim.<br />
İkinci olarak, karşılıklılığın, yasalarına Türk vatandaşları aleyhine  hükümler getirmeyi planlayan ülkeler üzerinde psikolojik bir caydırıcı  özellik arz ettiğini söyleyebiliriz sanırım (Pek tabii ki söz konusu  imkânın verimli kullanılabilmesi, bu psikolojik manevra aygıtını elinde  bulunduran yasama organının kabiliyeti ile paraleldir).<br />
Bir diğer husus ise, hâkimlerimizin kendilerine Tasarı ile sunulması  düşünülen “karşılıklılık bulunmasa dahi dava ve takibin niteliğine ve  duruma göre davacıyı, davaya katılanı veya takip talebinde bulunanı  teminat göstermekten muaf tutabilme” noktasındaki geniş takdir  yetkisini, içerisinde bulundukları maddi çalışma şartlarından dolayı  (bugün bir hakimin yıl içerinde baktığı esas sayısının binler olduğunu  düşünürsek) karşılıklılık aramama yönünde kullanma yoluna  gidebilecekleri gerçeğidir. Teminat konusunda karşılıklılığı arıyor olan  bugünkü MÖHUK düzenlemesinde dahi karşılıklılık ilkesinin  hâkimlerimizce yeterince gözetilmediği düşünülecek olursa , Tasarı ile  ortaya çıkabilecek olan olası uygulama bozukluğunu tasavvur etmek çok  güç olmayacaktır sanırım.</p>
<p style="text-align: justify;">D-     MÖHUK m.32’deki Teminat Hükmünün HUMK m.97’dekinden Farkları<br />
Cautio judicatum solvi olarak da adlandırılan teminat gösterme  yükümlülüğü, MÖHUK Madde 32’de “yabancılık” sıfatına bağlanırken, HUMK  Madde 97’de “Türkiye’de ikametgâh sahibi olunmaması” sebebine  dayandırılmıştır. MÖHUK Madde 32’deki bu düzenlemenin amacı, yargılama  ve takip giderleri ile karşı tarafın (davalının) zarar ve ziyanının  davacı tarafından gösterilen teminat ile karşılanmasını sağlamaktır.<br />
MÖHUK Madde 32’de düzenlenen bu yükümlülük kamu düzenine ilişkin olup,  yargılama esnasında mahkemece ve temyiz sırasında da Yargıtay tarafından  re’sen gözetmesi gereken bir husustur (Oysa HUMK’daki düzenlemede  teminatın ilk itiraz olarak ileri sürülmesi gereklidir). Yargıtay  kararlarında, yabancı devlet tabiiyetinde bir davacının bulunması  halinde, mahkemenin öncelikle MÖHUK Madde 32/2’deki şartların oluşup  oluşmadığını araştırması, eğer şartlar oluşmamışsa teminat alınmasına  karar vermesi gerektiği belirtilmiştir ve Yargıtay, bu hususu göz önüne  almadan yargılamaya devam eden mahkemeler tarafından verilen kararların  bozulmasına karar vermiştir. Bu durumda, yine bir Yargıtay kararında  belirtildiği üzere, “[MÖHUK] gereğince [yabancı] uyruklu davacılar  karşılıklılık esasına göre teminat göstermekten muaf tutulmazlar ise,  taraflarca açılmış bulunan bu davanın görülebilmesi için teminat şartını  yerine getirmeleri gerekir. Mahkemece bu husus re’sen gözetilmek ve  hesap edilecek teminat döviz olarak bu konudaki mevzuat çerçevesinde  mahkeme emrine bloke ettirilmek ve davaya ondan sonra bakılmak  gerekirken, davanın görülmesinin koşulunu oluşturan teminat alınmadan  davanın esasının incelenmesi kanuna aykırıdır ve bozma sebebidir. ”<br />
HUMK Madde 97’deki teminattan muafiyet iki devlet arasında sadece  anlaşma bulunmasına bağlı iken MÖHUK’ta karşılıklılık çok daha geniş bir  şekilde düzenlenmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">KAYNAKÇA</p>
<p style="text-align: justify;">ALANGOYA,  H. Yavuz/ YILDIRIM, M. Kamil/ YILDIRIM, Nevhis-Deren    :    Medeni  Usul Hukuku Esasları, 4. Baskı, Alkım Yayınevi, İstanbul 2004.</p>
<p style="text-align: justify;">ÇELİKEL,  Aysel    :    Milletlerarası Özel Hukuk, Genişletilmiş 6.Baskı, Beta  Basım Yayım Dağıtım, İstanbul 1995.</p>
<p style="text-align: justify;">ÇELİKEL,  Aysel / NOMER, Ergin    :    Devletler Hususi Hukuku Örnek Olaylar –  Mahkeme Kararları, İstanbul 1986.</p>
<p style="text-align: justify;">ÇELİKEL,  Aysel/ (ÖZTEKİN) GELGEL, Günseli    :    Yabancılar Hukuku, 12. Baskı,  Beta Basım Yayım Dağıtım, İstanbul 2005.</p>
<p style="text-align: justify;">KURU,  Baki / ARSLAN, Ramazan / YILMAZ, Ejder    :    Medeni Usul Hukuku,  Genişletilmiş 16. Baskı, Yetkin Yayınları, Ankara 2005</p>
<p style="text-align: justify;">ÖZDEN,  Bülent    :    Türk Hukukunda Yabancı Şahısların Teminat Mükellefiyeti,  İstanbul 1999.</p>
<p style="text-align: justify;">TEKİNALP,  Gülören    :    Türk Yabancılar Hukuku, 6.Baskı, Beta Basım Yayım  Dağıtım, İstanbul 1998</p>
<p style="text-align: justify;">NOMER,  Ergin     :    Devletler Hususi Hukuku, 10.Baskı, Beta Basım Yayım  Dağıtım, İstanbul 2000.</p>
<p style="text-align: justify;">NOMER,  Ergin / ŞANLI, Cemal    :    Devleler Hususi Hukuku, 10.Baskı, Beta  Basım Yayım Dağıtım, İstanbul 2000.</p>
<p style="text-align: justify;">PAZARCI,  Hüseyin    :    Uluslararası Hukuk Dersleri I.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.ozkurt.av.tr/en/?feed=rss2&amp;p=166</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>ADLİ  KONTROL</title>
		<link>http://www.ozkurt.av.tr/en/?p=214</link>
		<comments>http://www.ozkurt.av.tr/en/?p=214#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 23 Apr 2010 08:25:39 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.ozkurt.av.tr/en/?p=214</guid>
		<description><![CDATA[A- Koruma Tedbiri ve Adli Kontrol Kavramı
GENEL OLARAK
Adli kontrol kararları hakkında açıklama yapmadan evvel tutuklama müessesesine genel olarak kısa bir göz atmak yararlı olacaktır.
Tutuklama ve adli kontrol kararları Ceza Muhakemesi tedbirlerindendir. Ceza yargılaması faaliyetinin kolayca yapılabilmesi için alınan tedbirlerinin en ağırı tutuklamadır. Tutuklama yasada belirlenen şartların oluşmasıyla kişinin şüpheli veya sanık sıfatıyla soruşturma ya da ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">A- Koruma Tedbiri ve Adli Kontrol Kavramı</p>
<p>GENEL OLARAK</p>
<p>Adli kontrol kararları hakkında açıklama yapmadan evvel tutuklama müessesesine genel olarak kısa bir göz atmak yararlı olacaktır.</p>
<p>Tutuklama ve adli kontrol kararları Ceza Muhakemesi tedbirlerindendir. Ceza yargılaması faaliyetinin kolayca yapılabilmesi için alınan tedbirlerinin en ağırı tutuklamadır. Tutuklama yasada belirlenen şartların oluşmasıyla kişinin şüpheli veya sanık sıfatıyla soruşturma ya da kovuşturma safhasında özgürlüğünün geçici olarak kaldırılmasıdır.         Tutukluluk süreci; Sanık veya şüphelinin hürriyetinin kaldırılmasından salıverilmesine veya cezanın infazının başlamasına kadar devam eder. Tutuklama aslında bir ceza olmayıp, Ceza Yargılamasının gayesine hizmet eden bir araçtır. Tutuklamanın bu özelliği nedeniyle delillerin muhafazasını, sanığın kaçmasının önlenmesi ve yargılama sonucunda verilebilecek hürriyeti bağlayıcı cezanın yerine getirilebilmesini sağlamaya yönelik geçici nitelikte bir koruma tedbiridir.</p>
<p>Tutuklama kişi özgürlüğünü kısıtlaması ve ancak hâkim tarafından hükmedilebilmesi sebebiyle hapis cezası ile benzerlik göstermesine rağmen, ortak amaçları, hükümleri ve yerine getirilmeleri yönlerinden farklıdırlar. Hapis bir ceza, tutuklama ise sadece bir tedbirdir.     Tutuklamanın amacı yargılamayı kolaylaştırmak ve eğer sanık mahkûm olursa cezanın infazını sağlamaya yöneliktir. Cezanın amacı ise suçluyu ıslah etmek, ıslah olmadığı takdirde de topluma vermesi muhtemel zararlarından korumaktır.</p>
<p>Daha evvel CMUK’ta Adli Kontrol müessesesi olmadığından tutuklama sık başvurulan bir yol idi. Ancak tutuklamanın ağır sonuçlarından şüpheli veya sanığı korumak için 5271 Sayılı Ceza Muhakemeleri Kanunu ile Adli Kontrol müessesesi getirilmiş ve CMK.nun 109-115 maddelerinde yer almıştır. Hukukumuza yeni giren adli kontrol müessesesi Anglo-Amerikan kaynaklı olup, şüpheli veya sanığın işin başında hürriyetinden yoksun kalması önlenmiş; bunun yanında tamamen serbest kalmasının da bir şekilde önüne geçilmiştir.           Bu yeni kurum ferdî hürriyetlerin ön plana çıktığı günümüz anlayışına ve kamu düzeninin korunmasına daha uygun görülmekle birlikte üst sınır üç yıl olarak belirlendiğinden amaca tam cevap verdiği söylenemez.</p>
<p>Ceza Hukukumuza göre tutuklama artık istisnai nitelik kazanmıştır. Öncelikle adli kontrol hükümlerinin uygulanıp uygulanamayacağını hâkim irdeleyecektir. Bir olayda hâkim Adli kontrol kararı verebilmesi için Tutuklama Sebeplerinden bir veya bir kaçının bulunup, bulunmadığını araştıracaktır. Tutuklamayı gerektirecek sebepler (kuvvetli şüphe, kaçma veya delil karartma varsayımı) yok ise adli kontrol kararı da verilemez. Bu durumda şüpheli serbest bırakılacaktır.     Genel olarak Tutuklama Nedenleri CMK.nun 100/1.maddesinde  “Kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren olguların ve bir tutuklama nedeninin bulunması halinde, şüpheli veya sanık hakkında tutuklama kararı verilebilir. İşin önemi, verilmesi beklenen ceza veya güvenlik tedbiri ile ölçülü olmaması halinde, tutuklama kararı verilemez.” Olarak ifade edilmiştir.       Bazı suçlarda kanunen, başka bir delile gerek olmadan tutuklama nedenlerinin var olduğu sayılır ki, burada artık kuvvetli suç şüphesi de aranmaz. Örneğin adam öldürme suçu. CMK.100/2.Maddesi ile bunları 19 bent halinde tutuklama nedeni var sayılabilecekleri belirlemiştir. Pratikte bunlara katalog suçlar denmektedir.</p>
<p>Yasada belirtilen “olgular” ifadesi “varlığı kesin olarak belirlenmiş olan şeyler” anlamında olup, burada hâkimin takdir hakkı bir noktada kısıtlamıştır.</p>
<p>Adlî kontrol altına alınma kararı tutuklanmaya alternatif olduğundan olup, tutuklama ile birlikte uygulanamaz.</p>
<p>Soruşturma aşamasında üst sınırı üç yıl veya daha az cezayı gerektiren suç nedeniyle şüphelinin tutuklanması yerine adlî kontrol altına alınmasına karar verilebilir.</p>
<p>Kanunda tutuklama yasağının öngörüldüğü hallerde adlî kontrol altına alınmasına karar verilebilir. Bu nedenle para cezasını gerektiren suçlarda veya cezası 2 yıldan daha az hapis cezası olan suçlarda da adli kontrol kararı diğer şartları da taşıyorsa verilebilir.</p>
<p>Adlî  kontrolün CMK. da tanımı yapılmamıştır. Ancak; “Adlî kontrol tutuklama sebeplerinin (kaçma ve delilleri karartma şüphesinin) varlığına bağlı olarak işlediği bir suçtan dolayı soruşturma veya kovuşturma evresinde şüpheli veya sanığın, bütün usul işlemlerinde, hükmün infazında veya altına alınabileceği yükümlülükleri yerine getirmek üzere hazır bulunmasını, katılanın zarar ve masraflarının giderilmesini sağlamak amacıyla belli yükümlülükler altına alınarak adlî makam ve mercilerin denetim ve kontrolü altına sokulmasıdır. ” şeklinde Doç. Dr. B.Caner HACIOĞLU tarafından yapılan bu tanıma bizde katılıyoruz.</p>
<p>B-Adlî  kontrol kararı ve hükmedecek merciler</p>
<p>Adli kontrol altına alınma soruşturma aşamasında üst sınırı üç yıl veya daha az cezayı gerektiren suç nedeniyle şüphelinin tutuklanması yerine Cumhuriyet savcısının istemi ve sulh ceza hâkiminin kararı ile verilebilir.</p>
<p>Bir şüpheli hakkında suçu işlediğine ilişkin kuvvetli şüphe bulunmakla birlikte duruma göre tutuklama kararı vermek hakkaniyete uygun düşmüyorsa o zaman da şüpheliye adli kontrol uygulanabilir.</p>
<p>CMK109/3 maddesinde; Adlî kontrol, şüphelinin tutuklanarak cezaevine konması yerine aşağıda gösterilen bir veya birden fazla yükümlülüğe tabi tutulmasını içerdiği belirtilmiştir.</p>
<p>a) Yurt dışına çıkamamak.</p>
<p>b) Hâkim tarafından belirlenen yerlere, belirtilen süreler içinde düzenli olarak başvurmak.</p>
<p>c) Hâkimin belirttiği merci veya kişilerin çağrılarına ve gerektiğinde meslekî uğraşlarına ilişkin veya eğitime devam konularındaki kontrol tedbirlerine uymak.</p>
<p>d) Her türlü taşıtları veya bunlardan bazılarını  kullanamamak ve gerektiğinde kaleme, makbuz karşılığında sürücü  belgesini teslim etmek.</p>
<p>e) Özellikle uyuşturucu, uyarıcı veya uçucu maddeler ile alkol bağımlılığından arınmak amacıyla, hastaneye yatmak dâhil, tedavi veya muayene tedbirlerine tâbi olmak ve bunları kabul etmek.</p>
<p>f) Şüphelinin parasal durumu göz önünde bulundurularak, miktarı  ve bir defada veya birden çok taksitlerle ödeme süreleri, Cumhuriyet savcısının isteği üzerine hâkimce belirlenecek bir güvence miktarını yatırmak.</p>
<p>g) Silâh bulunduramamak veya taşıyamamak, gerektiğinde sahip olunan silâhları makbuz karşılığında  adlî emanete teslim etmek.</p>
<p>h) Cumhuriyet savcısının istemi üzerine hâkim tarafından miktarı ve ödeme süresi belirlenecek parayı suç mağdurunun haklarını güvence altına almak üzere aynî veya kişisel güvenceye bağlamak.</p>
<p>i) Aile yükümlülüklerini yerine getireceğine ve adlî kararlar gereğince ödemeye mahkûm edildiği nafakayı düzenli olarak ödeyeceğine dair güvence vermek.</p>
<p>J) Çocuklar hakkında çocuk koruma kanunun 20. maddesine göre  belirlenen çevre sınırları dışına çıkmamak, belirlenen bazı yerlere gidememek veya ancak bazı yerlere gidebilmek, belirlenen kişi ve kuruluşlarla ilişki kurmamak şeklinde adli kontrol kararları verilmektedir.</p>
<p>Adlî  kontrolün soruşturma evresinde uygulanmasında üç temel koşul vardır:</p>
<p>1. Şüphelinin işlediği iddia olunan fiilin 119 uncu maddeye göre tutuklamayı  gerektirebilecek bir suçu oluşturması,</p>
<p>2. Cumhuriyet savcısının istemde bulunması,</p>
<p>3. Sulh ceza hâkiminin kararı.</p>
<p>CMK.110/3 uyarınca ayrıca 109 uncu madde ile bu madde hükümleri, gerekli görüldüğünde, görevli ve yetkili diğer yargı mercileri tarafından da, kovuşturma evresinin her aşamasında uygulanabileceği belirtilmiştir.</p>
<p>Kovuşturma esnasında Adli kontrol CMK.m.33 gereği “Duruşmada verilecek kararlar, Cumhuriyet savcısı, duruşmada hazır bulunan müdafi, vekil ve diğer ilgililer dinlendikten; duruşma dışındaki kararlar, Cumhuriyet savcısının yazılı veya sözlü görüşü alındıktan “ sonra verilir. Ayrıca  CMK.m.94 şartları içinde  “Hakim veya mahkeme tarafından verilen yakalama emri üzerine soruşturma veya kovuşturma evresinde yakalanan kişi, en geç yirmidört saat içinde yetkili hakim veya mahkeme önüne çıkarılamıyorsa, aynı süre içinde en yakın sulh ceza hakimi önüne çıkarılır; serbest bırakılmadığı takdirde, yetkili hakim veya mahkemeye en kısa zamanda gönderilmek üzere tutuklanır.” Yakalanan kişi hakkında kamu davası açılmış ise yetkili mahkeme adli kontrol altına alınıp, alınmama hakkında karar vermek durumundadır.</p>
<p>Adli kontrol, şüphelinin yasada belirtilen bir veya birden fazla yükümlülüğe tabi tutulması nedeniyle soruşturma aşamasında verilen bir kararın kovuşturma aşamasında da devam etmesi mümkündür. Nitekim 111. maddede adli kontrol kararının kaldırılması kararının şüphelinin veya SANIĞIN istemi üzerine hâkim veya MAHKEME tarafından verileceği hükme bağlanmıştır.   Bu yükümlülükler CMK.nun 109/3. maddesinde sayılmıştır. Hâkim bu tedbirlerin bir veya birden fazlasına da karar verilebilir.</p>
<p>Adli kontrol ile verilen tedbir kararları kişi özgürlüğünü  tam olarak kısıtlamadığından bu süreler cezadan mahsup edilemez. İstisnası ise kişi bir tedavi kurumuna yatırılarak adlî kontrol altına alınmışsa kurumda kaldığı süre cezasından mahsup edilecektir.</p>
<p>Adli kontrol tedbirlerinin 109/3 maddede belirlenenlerin dışında başka bir tedbire hâkim başvuramayacağından burada hâkimin takdir yetkisi kısıtlanmış olmakla bu haliyle Adlî kontrol müessesenin kısır kalmasına sebep olunmuştur.</p>
<p>3-Adlî  kontrol kararının kaldırılması</p>
<p>Adlî  kontrol kararının bir tedbir olma niteliği nedeniyle soruşturma evresinde Cumhuriyet savcısının istemi ile sulh ceza hâkimi, kovuşturma evresinde ise soruşturma evresinde verilen bu kararlar görevli ve yetkili yargı mercii tarafından devamına hükmolunacağını CMK.110/3 maddesinde belirlenmiştir.</p>
<p>Hâkim veya mahkeme 109/3. maddede belirtilen yükümlülükleri madde hükmünü göz önünde bulundurarak belirleyecektir. Cumhuriyet savcısının istemi hâlinde bu yükümlülükleri azaltabilecek, çoğaltılabilecek veya bütünü ile kaldırabilecektir.</p>
<p>Böylece, adli kontrol amacına yönelik olarak tam bir esneklik sağlanarak temel hak ve özgürlükler ilkesine daha geniş uygulama alanı bırakılmıştır. Adli kontrole ilişkin kararlara karşı itiraz yolu açıktır. Şüpheli veya (Soruşturma esnasında verilmiş adli kontrol altına alınma kararı ) sanığın İtirazı üzerine Cumhuriyet savcısının görüşünü aldıktan sonra hâkim veya mahkeme 110 uncu maddenin ikinci fıkrasına göre beş gün içinde karar verebilir.</p>
<p>4-Tedbirlere uymama ve müeyyidesi</p>
<p>Şüpheli lehine hukukumuza giren Adlî kontrol hükümlerinin uygulanabilirliğini sağlamak için CMK. 112.maddesiyle hükümler vazedilmiştir. Burada adli kontrol tedbirlerinden bir yada bir kaçının kasten ihlali halinde şüpheli veya sanık hakkında uygulanabilecek hapis cezasının süresine bakılmaksızın tutuklama kararı verilebilir. İhlal tutuklama için yeterli bir sebep sayılarak yetkili yargı mercii tarafından hemen tutuklama kararı verebilir.</p>
<p>Şüpheli veya sanığın, lehine verilen bu imkânın kötüye kullanılması halinde bu yaptırımı gerekecektir. Bu durumda da tutuklanmaya ilişkin itiraz hükümleri uygulanacaktır.</p>
<p>C. Savcısının talebi üzerine sulh ceza hâkimince verilecek Adli kontrol kararları yine hâkim tarafından kaldırabilir, değiştirebilir, yeni tedbirler ekleyebilir, bazı tedbirlere uymaktan geçici olarak muafiyet getirilebilir.</p>
<p>5- Güvence verilmesi ve konusu</p>
<p>CMK.m.109/3.f,h ve i bentlerinde Şüpheli veya sanık tarafından gösterilecek güvence,</p>
<p>1. Şüpheli veya sanığın bütün usul işlemlerinde, hükmün infazında veya altına alınabileceği diğer yükümlülükleri yerine getirmek üzere hazır bulunması.<br />
2. Katılanın yaptığı masraflar, suçun neden olduğu zararların giderilmesi ve eski hâle getirme; şüpheli veya sanık nafaka borçlarını ödememeleri nedeniyle kovuşturuluyorlarsa nafaka borçları.<br />
3. Kamusal giderler.<br />
4. Para cezaları.           Hususların yerine getirilmesini sağlar.        Hakim şüpheli veya sanığı güvence göstermeye zorunlu kılan kararında, güvencenin hangi hususları karşıladığını ayrı ayrı göster.         Hâkim, mahkeme veya Cumhuriyet savcısı, şüpheli veya sanığın rızasıyla güvencenin mağdurun haklarını karşılayan veya nafaka borcuna ilişkin bulunan kısımlarının, istedikleri takdirde, mağdura veya nafaka alacaklılarına verilmesini emredebilir. Şüpheli veya sanıktan istenecek güvenceler hükümden evvel mağdurun kişisel haklarını veya nafaka borcuna ilişkin kısmın, mağdura veya nafaka alacaklısına verilmesini teminat altına almak içindir. Güvence bizzat şüpheli veya sanık göstermek zorundadır. Burada üçüncü kişilerin güvence göstermesi söz konusu değildir. Soruşturma ve kovuşturmanın konusunu oluşturan olaylar nedeniyle, mağdur veya nafaka alacaklısı lehinde bir yargı kararı verilmiş ise, artık şüpheli veya sanığın rızası aranmadan ödemenin yapılması emredilebilir.            CMK. Güvencenin konusu ve miktarı hakkında açıklama yapmamış ve bunun takdirini hâkime bırakmıştır. Güvencenin konusu TTK. Çerçevesinde para veya para ile ölçülebilen değerlerdir. Verilen güvence maliyeye yatırılıp ve yatırıldığına ilişkin makbuzun mahkemeye ibrazı gerektiği genel kurallardandır.            Yurtdışına çıkma ve nakdi teminata ilişkin adli kontrol kararı (CMK.m.109/4) verilmesi halinde artık üst sınırı üç yıl ve daha az cezayı gerektiren süre şartı aranmaz.     CMK.m.109/7 uyarınca; kovuşturma aşamasında tutukluluk süresi sona erdiği için salıverilenler hakkında da f.1 deki süre aranmaksızın adli kontrole ilişkin hükümler uygulanabilir. Burada 3 yıllık üst sınıra balkımayacaktır.</p>
<p>6-Önceden ödetme ve alınan güvencenin geri verilmesi</p>
<p>Önceden ödetme ile Mağdurun kişisel haklarının güvence altına alınması böylece hukukumuza girmiştir. (CMK.m.114) “Hâkim, mahkeme veya Cumhuriyet savcısı, şüpheli veya sanığın rızasıyla güvencenin mağdurun haklarını karşılayan veya nafaka borcuna ilişkin bulunan kısımlarının, istedikleri takdirde, mağdura veya nafaka alacaklılarına verilmesini emredebilir.” Ayrıca “Soruşturma ve kovuşturmanın konusunu oluşturan olaylar nedeniyle, mağdur veya nafaka alacaklısı lehinde bir yargı kararı verilmiş ise, şüpheli veya sanığın rızası olmasa da ödemenin yapılması emredilebilir.” Hükümlerini içermektedir. Alınan Güvencenin hangi şartlarda geri verileceğini ise CMK.m.115 te ifade edilmiştir.</p>
<p>Av. Mustafa ÖZKURT</p>
<p>Hukukçular Birliği Onursal Başkanı</p>
<p>14-04-2010 EYÜP</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.ozkurt.av.tr/en/?feed=rss2&amp;p=214</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>FIFA ve TÜRKİYE FUTBOL FEDERASYONU DÜZENLEMELERİ IŞIĞINDA FUTBOLDA OYUNCU TEMSİLCİLİĞİ (MENAJERLİK)</title>
		<link>http://www.ozkurt.av.tr/en/?p=171</link>
		<comments>http://www.ozkurt.av.tr/en/?p=171#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 20 Apr 2010 16:28:52 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.ozkurt.av.tr/en/?p=171</guid>
		<description><![CDATA[I. GENEL OLARAK
A. Giriş
Spor kulüplerimizin gerçekleştirdikleri oyuncu transferlerinde  karşımıza “menajerlik” adı altında çıkan sporcu temsilciliği olgusu,  içeriği pek doldurulmadan ve epeyce yaygın bir şekilde kullanılır bir  terim olarak hepimizin zihninde belli belirsiz bir yer edinmiştir. Son  zamanlarda, Avrupa’da ve dünyada, sporcu temsilcilerinin hizmetlerinden  farklı spor dallarının mensuplarının faydalanmasında gözle görülür ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><strong>I. GENEL OLARAK</strong></p>
<p style="text-align: justify;">A. Giriş</p>
<p style="text-align: justify;">Spor kulüplerimizin gerçekleştirdikleri oyuncu transferlerinde  karşımıza “menajerlik” adı altında çıkan sporcu temsilciliği olgusu,  içeriği pek doldurulmadan ve epeyce yaygın bir şekilde kullanılır bir  terim olarak hepimizin zihninde belli belirsiz bir yer edinmiştir. Son  zamanlarda, Avrupa’da ve dünyada, sporcu temsilcilerinin hizmetlerinden  farklı spor dallarının mensuplarının faydalanmasında gözle görülür bir  artış söz konusu olsa da, futbol, menajerlerin katılımının en yüksek  oranda söz konusu olduğu spor dalı olarak göze çarpmaktadır.  Menajerlerin söz konusu alana iştiraki bilhassa milletlerarası  transferlerde görülmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu çalışmada, uzun zamandan beri varlığını koruyan ancak yakın zamana  kadar özel düzenlemelere tabi tutulmamış bir alan olan “futbolda  menajerlik olgusu”nun esas itibarıyla nasıl bir faaliyet sahasını  düzenlediğini, futbolda menajerliği düzenleyen milli ve milletlerarası  kurallarının neler olduğunu ve yanlış menajerlik uygulamalarının  menajerler, kulüpler ve oyuncular için ne gibi olumsuz hukuki sonuçlar  doğurabileceği konularını ele almaya çalışacağız.</p>
<p style="text-align: justify;">B. Menajerlik Kavramı ve Uluslararası Hukuk Sahasındaki Gelişimi</p>
<p style="text-align: justify;">Genel olarak menajer, ‘bir sporcunun veya sanatçının mesleki işlerini  düzenleyen ve yöneten kimse’ olarak ifade edilmektedir. Yakın vakte  kadar, spor hukuku alanında özel bir düzenlemeye tabi tutulmadan  varlığını sürdüren menajerlik müessesesi, menajerlerin faaliyetleri ile  ilgili çeşitli skandalların patlak vermesini takiben inceleme altına  alınmıştır. Bu skandallardan en bilinenlerinden biri,  Amerikan  Basketbol Ligi NBA’in en fazla sayı üretmiş oyuncusu olarak tarihe   geçen Kerim Abdul Cabbar’ın mağduru olduğu skandaldır. Kerim Abdul  Cabbar olayında, menajeri oyuncuya olan sadakat yükümlülüğünü ihlal  etmiş, oyuncunun rızası dışında onun parasını kullanarak yatırımlarda  bulunmuş ve hatta kendi şahsi borçlarının kapatılmasında bu oyuncunun  hesabından çektiği paraları kullanmıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">Yukarıda sözünü ettiğimiz skandal ve sporcu menajerlerinin adının  karıştığı buna benzer pek çok olay neticesinde, Amerika Birleşik  Devletleri’nde (ABD) bu mesleğe olan yaklaşım olumsuz yönde gelişmiş ve  menajerlik mesleğinin saygınlığı ciddi oranda zedelenmiştir. Netice  itibarıyla, ABD’de bu olumsuz kanaatleri ortadan kaldırmak ve bu mesleğe  saygınlık kazandırmak için menajerliğin, daha sıkı yasal düzenlemelere  tabi olan avukatlar tarafından yapılması yoluna gidilmiştir. Bu gelişme  nedeniyledir ki günümüzde, ABD’li avukatlar sporcular, kulüpler ve  sponsorlar arası arabuluculuk faaliyetlerinde önemli bir rol  üstlenmektedirler.</p>
<p style="text-align: justify;">Sporcu menajerliğine özgü olarak yapılan ilk hukuki düzenleme, ABD’de  Kaliforniya Eyaleti’nde 1981 yılında yasalaşan ‘Atlet Temsilciliği  Kanunu’dur.  Bu konuda Avrupa’da atılan ilk hukuksal adım ise,  Fransa’da, 84-610 sayılı ve 16 Temmuz 1984 tarihli ‘Fiziksel ve Sportif  Faaliyetlerin Desteklenmesi ve Organize Edilmesine İlişkin Kanun’unda  değişiklik yapan 92-652 sayılı ve 13 Haziran 1992 tarihli yasadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Uluslar arası alanda sporcu menajerliği faaliyetlerinin büyük oranda  artış göstermesi ‘Bosman Kararı’ sonrasındadır.  Avrupa Birliği  sınırları içinde sporcuların serbest dolaşımının önündeki engelleri  kaldıran bu karar etkilerini sadece AB üyesi ülkeleri değil, aynı  zamanda Avrupa Ekonomik Sahasında yer alan diğer ülkeleri de kapsayan  seksenin (80) üzerinde ülkede göstermiştir. Tabiatıyla, bu kararın  etkilerinin, oyuncuların transferleri ile doğrudan alakalı olan  menajerlere de yansıması kaçınılmazdı.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu makaleyi kaleme aldığımız 2009 Mayıs ayı itibarıyla dünyada FİFA  oyuncu temsilciliği lisansına sahip kişi sayısı 4702’dir. Bu sayının  henüz iki sene önce, yani Nisan 2007’de 3225 olduğu göz önünde  bulundurulacak olursa, lisanslı oyuncu temsilcisi sayısında ciddi ve  sürekli bir artışın söz konusu olduğu tespit edilebilinir.</p>
<p style="text-align: justify;">Türkiye için 86 olan bu rakam 75 milyon nüfuslu bir ülke açısından  düşük görünse bile, dünya futbol endüstrisinin futbolcu fabrikası olarak  da isimlendirilen Brezilya’nın 311 menajerinin bulunduğuna dikkat  edersek Türkiye’deki 86 rakamının çok da düşük olmadığı kanaatine  varabiliriz. Gerçekten de, Brezilya’ya baktığımızda yapılan uluslararası  transfer sayılarının çok yüksek olduğunu gözlemlemekteyiz.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>II. FIFA ve TFF OYUNCU TEMSİLCİLİĞİ DÜZENLEMELERİ</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Futbol sahasında milletlerarası düzenleme yapma ve bu düzenlemelere  milli federasyonların uymasını sağlama yetkinliğine sahip en büyük  katılımlı ve en güçlü organizasyon olan FIFA, menajerlik konusunu  kapsamlı bir şekilde düzenleyen ‘Lisanslı Oyuncu Temsilciliği  Talimatı’nı 10 Aralık 2000 tarihinde, FIFA İcra Komitesinin Roma’da  yapılan toplantısı sonrasında, 1 Mart 2001 tarihinden itibaren geçerli  olmak üzere çıkarmıştır.<br />
Aslında FIFA, menajerlik konusuna ilişkin ilk düzenlemeleri 20 Mayıs  1994 tarihinde kabul etmiş, 11 Aralık 1995 tarihinde de çeşitli  tadillerde bulunduktan sonra 1 Ocak 1996’dan itibaren uygulamaya  koymuştur. Ne var ki, FIFA’nın yapmış olduğu bu düzenlemelere karşı,  Fransa’da mukim menajer Laurent Piau tarafından, Strazburg’daki Avrupa  Adalet Divanı İlk Derece Mahkemesinde düzenlemelerin ölçüsüz, ayırımcı  nitelikte ve belirsizliklerle dolu olduğu iddiasıyla bir dava  açılmıştır. Söz konusu dava, FİFA’nın oyuncu temsilciliği  düzenlemelerinde bir takım değişikliklere gitmesi neticesinde Komisyon  tarafından 1998 senesinde düşürülmüştür.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu dava ve sonucunda yapılan değişikliklere rağmen söz konusu  düzenlemelere ilişkin şikayetler sona ermemiş bilakis artarak devam  etmiş, sonuçta Avrupa Birliği (AB) Komisyonu FIFA’nın menajerliğe  ilişkin düzenlemelerini yeniden ve üç temel rekabet hukuku sorunsalı  açısından incelemeye almıştır. İncelemeyi gerektiren üç temel rekabet  hukuku sorunsalı şunlardır:</p>
<p style="text-align: justify;">i)    Lisansız menajerlerden hizmet alan kulüp ve futbolculara  uygulanacak yasak,<br />
ii)    Oyuncu temsilcisi olarak lisans alan kişilerin durumu ve<br />
iii)    200.000 İsviçre Frankı tutarında kesin teminat tutarı.</p>
<p style="text-align: justify;">FIFA ile Avrupa Birliği arasında süren görüşmelerden sonra FIFA, söz  konusu faaliyet sahasına gerçek kişilerin girişinin kolaylaştırılması  amacıyla, kesin teminat tutarı talebini 200.000 İsviçre Frankı tutarında  sigorta yapılması olarak yumuşatmıştır. Buna karşılık olarak Komisyon,  FIFA’nın oyuncu temsilcilerini düzenlemeye tabi tutma yani lisanslama  yetkisini tanımıştır.  FIFA ile AB arasında varılan bu uzlaşma sonucunda  ‘Lisanslı Oyuncu Temsilciliği Talimatı’ 10 Aralık 2000 yılında  yürürlüğe girmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">FIFA Lisanslı Oyuncu Temsilciliği Talimatı’nın her bir milli  federasyon tarafından kendi iç düzenlemesi haline getirilmesi bir  zorunluluk olarak, söz konusu düzenlemenin başlangıç bölümünde  düzenlenmiştir. Bu doğrultuda FIFA’ya üye tüm ülke federasyonları gibi  Türkiye Futbol Federasyonu da hazırlamış olduğu ‘Futbolcu Temsilcileri  Talimatı’nı 21 Haziran 2003 tarih ve 25151 sayılı Resmi Gazetede  yayımlayarak yürürlüğe sokmuştur. Türkiye Futbol Federasyonunun  hazırlamış olduğu ‘Futbolcu Temsilcileri Talimatı’nın iç hukuktaki  dayanağı ise 3813 sayılı Türkiye Futbol Federasyonunun Kuruluş ve  Görevleri Hakkında Kanun ile TFF Ana Statüsüdür.</p>
<p style="text-align: justify;">Geçen süre zarfında, FIFA’nın ‘Lisanslı Oyuncu Temsilciliği  Talimatı’, FIFA Yürütme Komitesi’nin 29 Ekim 2007 tarihli kararı ile  birlikte yeniden gözden geçirilmiş ve 1 Ocak 2008 tarihinden itibaren  geçerli olmak üzere yeni bir metin yayınlanmıştır. Bu yeni talimatla  birlikte FIFA, üye federasyonlardan kendi iç hukuklarında yer alan  talimatları 2008 itibarıyla geçerli kılınan yeni metin ile paralel hale  getirmeleri için 31 Aralık 2009 tarihine kadar süre tanımıştır. Türkiye  Futbol Federasyonu (TFF), FIFA’nın bu talebini henüz karşılamış ve kendi  ‘Futbolcu Temsilcileri Talimatı’nı 2008 tarihinden itibaren yürürlüğe  girmiş olan yeni düzenlemeyle paralel hale getirmiş değildir. Bu durumun  ülkemiz futbolu açısından uluslararsı bir soruna sebep olmaması için  TFF’nin bir an evvel harekete geçmesi ve söz konusu düzenlemeyi  yürürlüğe sokacak adımları vakit kaybetmeksizin atması lüzumludur.</p>
<p style="text-align: justify;">Makalenin bundan sonraki kısmında, ‘FİFA Lisanslı Oyuncu Temsilciliği  Talimatı’nın (FIFA Talimatı) ve ‘Türkiye Futbol Federasyonu Futbolcu  Temsilciliği Talimatı’nın (TFF Talimatı) önem arz eden düzenlemeleri,  FİFA Talimatı temel alınarak ve birbiriyle aynı başlıklar altında,  mukayeseli bir anlatış şekliyle aktarılmaya çalışılacaktır.</p>
<p style="text-align: justify;">A. Başlangıç/Amaç</p>
<p style="text-align: justify;">FIFA Talimatı bağlamında oyuncu temsilciliği kavramı, söz konusu  düzenlemenin başlangıç bölümünde, “sözleşme yapılması amacıyla  futbolcuları kulüplerle veya kulüpleri birbirleriyle  bir bedel  karşılığı bir araya getiren kişi” şeklinde tanımlanmıştır.<br />
TFF Talimatı’nın 1. maddesinde talimatın amacı “Türkiye Cumhuriyeti  vatandaşı olan ve/veya Türkiye Futbol Federasyonuna tescilli futbolcu  temsilcilerinin; Türk uyruklu futbolcu ve/veya kulüpler arasındaki  transferler ile yabancı uyruklu futbolcuların Türkiye Futbol  Federasyonunda tescilli bir kulübe transferlerine ilişkin  faaliyetlerinin usul ve esaslarını belirlemek” olarak tespit edilmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu noktada 2008 FIFA Talimatının 4 üncü maddesinde  yer alan ancak  TFF Talimatı’na geçirilmemiş, avukatlar açısından önem arz eden bir  düzenleme farklılığına dikkat çekmek isterim:</p>
<p style="text-align: justify;">Avukatların Menajerlik Yetkisi:</p>
<p style="text-align: justify;">FIFA Talimatının 4 üncü maddesinde şöyle bir ifadeye yer  verilmektedir:<br />
“…<br />
2. Bulunduğu ülke mevzuatı uyarınca avukatlık mesleğini icra etmesine  imkân tanınan avukatlar  bir oyuncuyu veya kulübü transfer  görüşmelerinde veya sözleşmenin imzalanmasında temsil edebilir.”</p>
<p style="text-align: justify;">Bu hüküm uyarınca, bulundukları ülkelerin yürürlükte ki kuralları ile  uyumlu olmak kaydıyla ruhsat verilmiş avukatlar, lisans sahibi olmadan  ve sadece oyuncu tarafından kendilerine verilmiş bir vekâletname ile  oyuncunun veya kulübün temsilciliğini yapma imkânına sahip  olabilmektedirler.</p>
<p style="text-align: justify;">Ne var ki, FIFA Talimatında avukatlara tanınmış olan bu imkândan Türk  Hukukçuları, tabi oldukları 1136 Sayılı Avukatlık Kanununun 11. maddesi  sebebiyle faydalanamamaktadırlar. Bu sebepledir ki, FIFA Lisanslı  Oyuncu Temsilciliği Talimatında yer alan söz konusu istisnayı düzenleyen  maddeye TFF Talimatında yer verilmemiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">Avukatlık Kanununun bu amir hükmünden kaynaklandığını belirtmiş  olduğumuz söz konusu engel nedeniyle, Türkiye’de hukuki altyapısı  olmayan kişilerin ellerine terk edilmek zorunda kalınan menajerlik,  bilhassa futbol kulüplerimizin yapmış oldukları maddi miktarı yüksek  transfer süreçlerinin iyi yürütülememesinden ötürü ciddi kayıpların  yaşanmasına neden olmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">B. Oyuncu Temsilcisi Lisansı Alma Hakkı</p>
<p style="text-align: justify;">Bu hak, FIFA Talimatı bağlamında belirli şartlar altında her gerçek  kişiye tanınmış bir imkân olarak karşımıza çıkar. Söz konusu düzenlemeye  göre oyuncu temsilcisi olmak isteyen kişi, vatandaşlık bağı ile bağlı  bulunduğu federasyona ya da son iki seneden beri yasal yollardan ikamet  ettiği federasyona yazılı bir başvuruda bulunmalıdır. Başvuruda bulunan  kişinin saygın bir itbarı olması gerekir ve bu bağlamda, herhangi bir  suç kaydı bulunmayan şahsın saygın bir itibarı olduğu kabul  edilmektedir. Gerçek kişiler dışında şirketlerin veya kulüplerin başvuru  yapma yetkisi bulunmamaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">TFF Talimatı’nda, futbolcu temsilcisi olmak üzere yapılacak başvuru  için gereken şartlar madde 5’de şu şekilde ifade edilmiştir:</p>
<p style="text-align: justify;">“Başvuru için gereken şartlar şunlardır;</p>
<p style="text-align: justify;">a-    Türk vatandaşı olmak veya en az iki yıldır Türkiye de yasal  ikametgâha sahip olmak ve çalışma izni bulunmak,<br />
b-    En az lise veya dengi okul mezunu olmak,<br />
c-    Yüz kızartıcı bir suçtan sabıkası bulunmamak ve memuriyete engel  bir hali bulunmamak,<br />
d-           FIFA dillerinden en az birini ve Türkçeyi iyi derecede  bilmek,<br />
e-    FIFA, UEFA, Federasyon, herhangi bir kulüp veya bunlarla ilgili  herhangi bir kurumda görevli olmamak,<br />
f-     Mesleki, sosyal ve ahlaki yönlerden iyi anılmak,<br />
g-    Ekli taahhütnameyi imzalayarak Federasyona sunmak,<br />
h-    Federasyonca talep edilecek diğer şartları yerine getirmek.”</p>
<p style="text-align: justify;">TFF Talimatına göre de Kulüpler, şirketler ve sair tüzel kişiler  futbolcu temsilcisi olamazlar. Başvuruları TFF tarafından reddedilen  adaylar bu işleme karşı yasal süresi içinde Türkiye Futbol Federasyonu  Tahkim Kurulu’na müracaat edebilirler.</p>
<p style="text-align: justify;">FIFA Talimatı’nın 7. maddesi uyarınca, TFF’ye futbolcu temsilcisi  olmak üzere başvuruda bulunan bir kişinin söz konusu başvurusunun  reddedilmesi ve bu kararın TFF Tahkim Kurulu tarafından onaylanması  üzerine elinde başvurusunu neticelendirmek için bir imkân daha  bulunmaktadır, bu imkân, söz konusu kişinin FIFA Oyuncu Statüsü  Komitesine başvurmasıdır.  Eğer FIFA Oyuncu Statüsü Komitesi’de  başvurunun reddini uygun bulursa o takdirde başvuru sahibi başvuru  şartlarını karşıladıktan sonra tekrar başvuruda bulunabilir. FIFA  Talimatı’nın önceki halinde, FIFA Oyuncu Statüsü Komitesi başvurunun  reddini uygun bulursa o takdirde başvuru sahibi iki yıl boyunca TFF’ye  veya herhangi bir milli federasyona futbolcu temsilcisi olmak üzere  başvuruda bulunamaması düzenlenmekteydi. Anlaşılan o ki, iki yıllık bir  başvurudan men süresini FIFA değiştirme gereği duymuştur, bu gereklilik  Avrupa Birliği yargı merciilerinde konunun ele alınması riskinden de  kaynaklanmış olabilir. Burada yaptığımız açıklamalarımıza bir hususu  daha eklemek lazım ki o da, menajerlik başvurusu FIFA tarafından da geri  çevrilen bir gerçek kişinin başvuracağı nihai hukuki merciinin merkezi  İsviçre’de bulunan Spor Tahkim Mahkemesi “CAS” olduğudur.</p>
<p style="text-align: justify;">Milli federasyonlar her yıl oyuncu temsilci olmak üzere başvuranları  tabi tutacağı iki imtihan yapmak ile yükümlüdür. FIFA her yıl Ocak ve  Nisan aylarında, Mart ve Eylül dönemlerinde yapılacak sınavlara ilişkin  zorunlu takvimini milli federasyonlara bildirir (FIFA Talimatı’nın 8.  maddesi).</p>
<p style="text-align: justify;">Sınavlar, TFF Talimatının 7. maddesinde şu şekilde düzenlenmiştir:</p>
<p style="text-align: justify;">“ Yazılı sınavlar yılda iki kere FIFA tarafından belirlenen  tarihlerde yapılır.<br />
Sınav tarihleri makul süre öncesinden ve uygun yöntemler ile adaylara  duyurulur.<br />
Sınav ücretleri her yıl için Federasyon Yönetim Kurulu tarafından  belirlenir ve her sınav için ayrı ödenir. Adaylar, Federasyon tarafından  belirlenecek sınav ücretini süresi içinde yatırmak zorundadır. Sınav  ücretinin süresinde yatırılmaması halinde başvuru süresinde yapılmamış  sayılır.<br />
Sınavda başarılı olabilmek için gereken asgari puan, sınavdan önce FIFA /  Federasyon tarafından belirlenir. Futbolcu temsilcisi adayı, Federasyon  tarafından belirlenen asgari puanı alırsa başarılı kabul edilir.<br />
Asgari puanı alamayarak sınavda başarısız olan futbolcu temsilcisi  adayları tekrar sınava girebilir. Eğer aday, ikinci denemesinden sonra  da asgari puanı almayı başaramaz ise, son başarısız olduğu sınavı takip  eden iki sınava giremez. Ancak bundan sonra üçüncü kez sınava girebilir.  Üçüncü denemesinden sonra asgari puanı almayı başaramayan aday iki yıl  süresince tekrar sınava giremez.”</p>
<p style="text-align: justify;">TFF Talimatına göre, futbolcu temsilcisi adayı, belirlenen asgari  puanı alarak sınavda başarılı olur ise, bir sigorta şirketinden  profesyonel sorumluluk sigortası yaptırmak ve sigorta poliçesini  Federasyona ibraz etmek zorundadır. Sigorta poliçesini düzenlenmesinde  korunmak istenen hukuki yarar, TFF Talimatına ve/veya  ulusal-uluslararası kurallara aykırı hareket eden futbolcu  temsilcilerinin faaliyetlerinden doğan futbolcu, kulüp veya başka bir  futbolcu temsilcisinin tazminat taleplerini, özellikle futbolcuların  transferlerine özgü tüm riskleri karşılamaktır. Bu poliçe, Federasyon  tarafından belirlenecek asgari şartları taşıyacak şekilde düzenlenir.  Sigorta, poliçe süresi boyunca meydana gelen olaylar ile ilgili olarak  poliçenin süresinin bitiş tarihinden sonra yapılacak talepleri de kapsar  şekilde düzenlenir.</p>
<p style="text-align: justify;">2001 tarihli FIFA Talimatının 6. maddesinin 4 numaralı alt bendinde,  oyuncu temsilcisinin temin etmekle yükümlü olduğu sigorta poliçesinin  kapsamı dâhiline alınacak en yüksek tutarın, sigortayı yaptıran oyuncu  temsilcisinin cirosu üzerinden hesaplanacağı belirtilmekteyken, 2008  tarihli FIFA Talimatının konuya ilişkin 9. maddesinin 1 numaralı alt  bendi ile sigortayı yaptıran oyuncu temsilcisinin cirosu üzerinden  hesaplama yönteminden vazgeçilmiş, oyuncu temsilcisinin düzenleyeceği  sigortanın faaliyetlerinden doğabilecek tüm riskleri kapsar nitelikte  olması gerektiği hükmü getirilmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">2008 tarihli FIFA Talimatı  ile TFF Talimatı’nın yukarıda aktarmış  olduğum düzenlemesini ele aldığımızda, her iki düzenlemenin de 2001  tarihli FIFA Talimatında yer verilen düzenlemenin aksine somut ve  ölçülebilir bir hesaplama yöntemi sunmadığını görmekteyiz. Kanımca, 2001  FIFA Talimatında düzenlendiği şekliyle oyuncu temsilcisinin temin  edeceği sigorta poliçesinin kapsamının söz konusu temsilcinin cirosuna  göre tespit edilmesi, ülkemizde yürürlükte olan ve 2008 tarihli FIFA  Talimatı ile getirilen düzenlemelerde olduğu gibi konunun  federasyonların takdirine bırakılmasına nazaran daha yerinde bir  usuldür. TFF Talimatında yer alan bu hüküm nedeniyle, belki de iş  hacimleri arasında ciddi farklar bulunan oyuncu temsilcileri arasında  ayrım gözetmeksizin tespit edilecek poliçe kapsam tutarları, hakkaniyete  aykırı sonuçlara yol açabilmesinin yanında menajerlik mesleğine girişte  bir bariyer olma niteliğine de bürünebilir.</p>
<p style="text-align: justify;">Futbolcu temsilcisi yukarıda belirlenen şartlara uygun profesyonel  sorumluluk sigortasını yaptıramaz ise alternatif olarak, bir İsviçre  Bankasından 100.000 İsviçre Frankı tutarında banka garantisi verebilir.  Profesyonel sorumluluk sigortası ile aynı amaçlara sahip olan bu garanti  geri alınamaz ve sadece FIFA tarafından kullanılabilir. Garanti  miktarı, zararın gerçekleşmesi durumunda ilgili tarafa ödenecek azami  tutarı yansıtmaz. Zararın banka garantisi tutarını aşması durumunda  banka garantisi ile karşılanamayan bedelden futbolcu temsilcisi bizzat  sorumludur.</p>
<p style="text-align: justify;">Sınavda başarılı olan futbolcu temsilcisi adayının lisans alabilmesi  için yukarıda belirlenen yükümlülükleri yanı sıra, ayrıca futbolcu  temsilcisi olarak hareket ettiğinde bu talimatta belirlenen prensiplere  uymayı taahhüt ettiği, Federasyon tarafından hazırlanan taahhütnameyi  imzalaması zorunludur (2008 tarihli FIFA Talimatı’nın 11. ve TFF  Talimatı’nın 10. maddesi).</p>
<p style="text-align: justify;">Futbol Federasyonu tarafından düzenlenen Lisans, kişisel olup hiçbir  surette başkasına devir ve/veya temlik edilemez. Lisans, süresiz olarak  düzenlenir. Ancak her yıl Federasyon tarafından vize edilir. Futbolcu  temsilcisi,  Federasyon Yönetim Kurulu tarafından belirlenen yıllık vize  ücretini öder ve gerekli görülen bilgi ve belgeleri sunarak lisansının  süresini uzatır.</p>
<p style="text-align: justify;">C. Lisansı Futbolcu Temsilcilerinin Hak ve Vecibeleri</p>
<p style="text-align: justify;">Lisansı Futbolcu Temsilcilerinin Hak ve Vecibeleri konusu FIFA  Talimatı’nın aynı başlıklı IV. Bölümünün 19. ve devamı maddelerinde, TFF  Talimatı’nın ise 12. maddesinde düzenlenmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">TFF Talimatı’nın 12. maddesinin konuya ilişkin düzenlemesi şu  şekildedir:</p>
<p style="text-align: justify;">“ Futbolcu temsilcileri;<br />
-    Herhangi bir kulüp ile geçerli bir sözleşmesi olmayan veya  sözleşmesi sona eren futbolcular ile transfer görüşmeleri yapma,<br />
-    Transfer görüşmelerinde herhangi bir kulüp veya futbolcuyu temsil  etme ve/veya genel mevzuata uygun vekâletname ile temsil ettiği kişi  adına sözleşme yapma, (Sözleşmeye, vekâletname ile temsil ettiği kişinin  nam ve hesabına imza atan temsilcinin adının ayrıca yazılmasına gerek  yoktur.)<br />
-    Gerekli vekâletnameyi ibraz kaydı ile futbolcu adına Federasyon  nezdinde idari işlem ve kararlar açısından başvuruda bulunma hakkına  sahiptirler.</p>
<p style="text-align: justify;">Ancak, futbolcunun üçüncü kişiler ile mevcut ihtilaflarına ilişkin ve  yargısal netice doğuracak talep ve başvurular ancak futbolcunun kendisi  veya gerekli vekâletnameye sahip T.C. vatandaşı bir avukat tarafından  yapılabilir.</p>
<p style="text-align: justify;">Futbolcu temsilcileri bu hak ve yetkilerini kullanır iken;</p>
<p style="text-align: justify;">-    FIFA, UEFA ve Federasyonun statü ve talimatlarına uymak,<br />
-    Katılımı ile yapılan her işlemin FIFA, UEFA ve Federasyonun statü  ve talimatlarına uygun olmasını sağlamak,<br />
-    Bir kulüp ile sözleşmesi devam eden bir futbolcunun, sözleşmeyi  zamanından önce feshetmesini temin için girişimde bulunmamak, mevcut  sözleşmelerde yazılı bulunan hak ve görevlere müdahale etmemek,<br />
-    Transfer görüşmelerinde taraflardan birini temsil etmek,<br />
-    Talep halinde Federasyona ve/veya FIFA’ ya gerekli bilgi ve  belgeleri eksiksiz olarak vermek,<br />
-    İmzaladığı tüm sözleşmelerde kendi isim ve imzası ile temsil ettiği  tarafın (kulüp ya da futbolcunun)  adının açıkça belirtilmesini  sağlamak,<br />
-    Katılımı ile yapılan işlemlerin yürürlükte bulunan mevzuata uygun  olmasını temin etmek,<br />
-    Federasyon veya FIFA tarafından düzenlenen tüm eğitim çalışmalarına  katılmak,<br />
-    Yılda en az bir kere, çalışanlarının listesini, çalışmaya  başlamalarından en az üç ay önce Federasyona yazılı olarak bildirmek ve  listedeki her değişiklikten derhal Federasyonu haberdar etmek  (Değişiklik Federasyona bildirildiği tarihten itibaren yürürlüğe girer)  zorundadırlar.</p>
<p style="text-align: justify;">Futbolcu veya kulüp ile arasındaki sözleşmede kendisine münhasır  yetki verilmeyen futbolcu temsilcisinin, hizmetlerinden yararlanılarak  imzalanan transfer sözleşmesini yanında katıldıkları taraf ile birlikte  açık kimliğini ve sıfatını yazarak imzalaması zorunludur. Aksi takdirde  herhangi bir hak iddiasında bulunamaz.</p>
<p style="text-align: justify;">Münhasır sözleşmesi futbolcu tarafından haklı bir sebebe dayanmadan  feshedilen temsilci, feshedilen sözleşmenin süresi içerisinde  futbolcunun yapacağı transfer sözleşmelerinden münfesih sözleşmelerde  yer alan hükümler çerçevesine tazminata hak kazanır.”</p>
<p style="text-align: justify;">Bu başlıkta avukatlar açısından dikkat edilmesi gereken bir husus,  futbolcunun üçüncü kişiler ile mevcut ihtilaflarına ilişkin olan ve  yargısal netice doğuracak talep ve başvuruların ancak futbolcunun  kendisi veya gerekli vekâletnameye sahip T.C. vatandaşı bir avukat  tarafından yapılabilmesidir. Örneğin, Futbol yönetim ve disiplin  kurullarının verecek oldukları cezalara itirazlarda bulunmaya veya bu  kurumlara yapılacak yargısal netice doğuracak talep ve başvuruları  yapmaya menajerler değil sadece avukatlar yetkili kılınmıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">Futbolcu temsilcilerinin vecibeleri ve bunları ihlalleri durumunda  karşılaşacak oldukları müeyyideler konusuna örnekler verilmek suretiyle  aşağıda değinileceğinden, bu başlık altında yer verdiğimiz Talimat’ta  bulunan düzenlemeler derinlemesine ele alınmayacaktır.</p>
<p style="text-align: justify;">D. Futbolcu ve Kulüplerin Vecibeleri</p>
<p style="text-align: justify;">TFF Talimatı’nın 10. maddesinde düzenlenmiş bulunan bu başlık altında  futbolcuya veya kulübe düşen temel sorumluluk, bir temsilci ile  münhasır sözleşmesi bulunulması halinde başka bir temsilcinin  hizmetinden yararlanmamaktır. Bu hükme rağmen, futbolcunun veya kulübün  münhasır yetkiye sahip temsilcinin hizmetinden yararlanmadan sözleşme  imzalamaları halinde ilgili taraflar bu durumu transfer sözleşmesine  açıkça yazmak zorundadırlar. Bu yükümlülüğe aykırı davranılması halinde,  münhasır yetkili temsilcinin sözleşmesel hakları saklıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">E. Futbolcu Temsilcisi Sözleşmesi</p>
<p style="text-align: justify;">Futbolcu temsilcisi sözleşmesi TFF Talimatı’nın 14. maddesinde  düzenlenmiştir. Bu talimat uyarınca futbolcu temsilcisi, temsil ettiği  kulüp veya futbolcu ile örneği Federasyon tarafından hazırlanmış  futbolcu temsilcisi sözleşmesi imzalamak zorundadır. Sözleşme, TFF  Talimatı’nın ekinde yer alan örneğine uygun olarak en fazla iki senelik  bir süre için yapılabilir. Sözleşme, tarafların karşılıklı anlaşması ile  yazılı olarak yenilenebilir, ancak sözleşmenin, süresinin bitiminde  kendiliğinden uzayacağına dair hükümler geçersizdir.</p>
<p style="text-align: justify;">Sözleşmenin imzalanmasında ve sonrasında yapılması gereke çeşitli  usulü işlemler vardır ve bu işlemler TFF Talimatı’nın 14. maddesinin  üçüncü paragrafında şu şekilde düzenlenmiştir:</p>
<p style="text-align: justify;">“ Sözleşmenin dört nüsha olarak düzenlenmesi ve tümünün taraflarca  imzalanması şarttır. Birer nüsha taraflarda kalmak kaydı ile diğer iki  nüshadan birisinin, sözleşmenin imzalanmasından itibaren en geç 30 gün  içinde Federasyona, diğerinin de sözleşme yapılan kulüp veya futbolcunun  tescilli olduğu ulusal Federasyona tescil için sunulması şarttır.  Federasyonun sözleşmede değişiklik yapılmasını talep etme ya da  sözleşmeyi tescil etmeksizin iade hakkı saklıdır. Federasyon tarafından  tescil edilmeyen sözleşmelere dayanarak Federasyon nezdinde talepte  bulunulamaz.”</p>
<p style="text-align: justify;">FIFA Talimatı’nın 19. maddesinin dördüncü bendi ve TFF Talimatı’nın  ilgili hükmü uyarınca, futbolcu temsilcisi sözleşmesinde futbolcu  temsilcisine ödenecek ücret tutarının, ödeme şeklinin ve sair esaslı  şartların belirlenmesi zorunludur.</p>
<p style="text-align: justify;">Sözleşmeden kaynaklanan her türlü damga resmi ve diğer mali  yükümlülükler temsilciye aittir. Bunların ödenmiş olduğuna dair belge  Federasyona sunulmadan sözleşme tescil edilmez.</p>
<p style="text-align: justify;">TFF Talimatı’nın 14. maddesinin alıncı paragrafın uyarınca, futbolcu  temsilcisi ile futbolcu, ödenecek ücret tutarı üzerinde anlaşmaya  varamazlar ise ve/veya sözleşme bu ücreti belirlemeye elverişli değil  ise, futbolcu temsilcisi, kendi katılımı ile futbolcunun  gerçekleştirdiği transfer sözleşmesinden futbolcunun alması gereken  yıllık brüt gelirin (parasal kıymeti olan sair unsurlar, örneğin; daire,  araba, prim, ikramiye bu tutara dahil edilmez) % 5’i tutarında tazminat  talebinde bulunabilir. Aynı oran 2001 tarihli FIFA Talimatı’nın 12.  maddesinin beşinci ve sekizinci bentlerinde düzenlenmiş bulunmaktaydı,  fakat 2008 tarihli yeni FIFA Talimatı’nın 20. maddesinin dört numaralı  alt bendi uyarınca bu oran %3’e indirilmiştir. Görüleceği üzere, şu an  itibarıyla TFF düzenlemesiyle FIFA’nın mevcut düzenlemesi arasında bu  önemli sayılacak konuda bir ayrılık söz konusudur ve bu hususun 31  Aralık 2009 tarihine kadar giderilmesi gerekir.</p>
<p style="text-align: justify;">Sözleşmede ücretin maktu olarak belirlenmediği hallerde, futbolcu  temsilcisinin futbolcu adına katıldığı transfer sözleşmesi, sözleşmeden  daha uzun süreli ise futbolcu temsilcisi sözleşmenin süresinin  bitiminden sonra dahi yıllık ücret üzerinden komisyon talebinde  bulunabilir. Bu durum, futbolcunun transfer sözleşmesinin süresinin  bitimine kadar veya futbolcunun bu futbolcu temsilcisinin yardımı  olmadan yeni bir sözleşme imzalamasına kadar sürer.</p>
<p style="text-align: justify;">F. Cezaya İlişkin Hükümler</p>
<p style="text-align: justify;">Gerek FIFA Talimatı’nda gerekse bu düzenleme temel alınarak çıkarılan  TFF Talimatı’nda futbolcu temsilcilerinin, futbolcuların ve kulüplerin  söz konusu belgelerde yer verilmiş kaidelere uymamalarının neticesinde  milli ve milletlerarası federasyonlar tarafından cezalandırılacakları  belirtilmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">Futbolcu temsilcilerinin kendi faaliyet alanlarına ilişkin  düzenlenmiş kaidelere uymamalarının neticesinde maruz kalacakları  cezalar konusu TFF Talimatının 15. maddesinde düzenlenmiştir. Buna göre  söz konusu Talimat ile belirlenen haklarını kötüye kullanan,  bu  talimatta belirtilen yükümlülüklerini yerine getirmeyen, bu talimat  hükümlerine aykırı hareket eden futbolcu temsilcileri hakkında, fiilin  ağırlığı, niteliği, tekrar durumu nazara alınarak birlikte ya da ayrı  ayrı şu cezalar uygulanır:</p>
<p style="text-align: justify;">- uyarı, kınama,<br />
- para cezası,<br />
- lisansın askıya alınması cezası,<br />
- lisansın iptali cezası,</p>
<p style="text-align: justify;">Futbolcu temsilcisinin, bu talimatta belirtilen lisans alımı için  gerekli koşullardan herhangibirisini sonradan kaybetmesi ve/veya  futbolcu temsilcisinin Federasyon, FIFA ve UEFA statü ve talimatlarına  aykırı hareket etmesi durumunda, lisans için gerekli şartların yerine  getirilip eksikliğin giderilmesi ve talimatlara uygun hareket edilmesi  için futbolcu temsilcisine Federasyon tarafından uygun ve nihai bir süre  verilir. Bu süre içinde de eksikliğin giderilmemesi durumunda lisans  Federasyon tarafından iptal edilir. Lisansın iptal edilmesi, futbolcu  temsilcisinin tüm haklarının ortadan kalkması neticesini doğurduğu gibi  futbolcu temsilcisi iptal tarihinden itibaren iki yıl süre ile sınava  dahi kabul edilmez (TFF Talimatı madde 15, paragraf 3 ve 4)</p>
<p style="text-align: justify;">Futbolcuların ve kulüplerin kendi faaliyet alanlarına ilişkin  düzenlenmiş kaidelere uymamalarının neticesinde maruz kalacakları  cezalar konusu TFF Talimatının 16. maddesinde ve bir arada  düzenlenmiştir. Söz konusu madde hükmü şu şekildedir:</p>
<p style="text-align: justify;">“ Futbolcular ve kulüpler ancak bu talimatta belirlenen şartlara  uygun olarak Federasyon tarafından düzenlenmiş lisansa sahip futbolcu  temsilcilerinin hizmetlerinden yararlanabilir ve bu temsilciler ile  sözleşme imzalayabilirler. Futbolcuların ve kulüplerin bu talimata uygun  olarak  verilmiş, geçerli bir lisansı bulunmayan kişilerle temsilcilik  sözleşmesi  imzalamaları ya da hizmetlerinden yararlanmaları yasaktır.<br />
Bu yükümlülüklerine ve/veya bu talimatta belirlenen diğer  yükümlülüklerine aykırı hareket eden futbolcu ve kulüpler hakkında;</p>
<p style="text-align: justify;">-    uyarı, kınama,<br />
-    para cezası,<br />
-    bir aya kadar hak mahrumiyeti cezası</p>
<p style="text-align: justify;">fiilin ağırlığı, niteliği, tekrar durumu nazara alınarak birlikte ya  da ayrı ayrı uygulanır.”</p>
<p style="text-align: justify;">Talimat metninden de anlaşılacağı üzere futbolcuların ve kulüplerin  en temel ödevi ancak ve ancak, bu talimatta belirlenen şartlara uygun  olarak Federasyon tarafından düzenlenmiş lisansa sahip futbolcu  temsilcilerinin hizmetlerinden yararlanmaları ve bu temsilciler ile  sözleşme imzalamalarıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">G. Talimat Hükümlerinin İhlali- Örnek Olaylar</p>
<p style="text-align: justify;">1.    Futbolcu transferleri ile birlikte gündemden düşmeyen  iddiaların başında, teknik direktörlerin ve/veya transferin tarafı  futbol kulübünde yetkili olarak bulunan kişilerden herhangi birinin  oyuncu transferinin gerçekleşmesinde açıktan ödeme aldıkları iddiası  gelir. Bu konu, bilhassa transfer dönemlerinde, kulaktan kulağa yayılan  ve medya tarafından sıklıkla dile getirilen husussulardan biridir.</p>
<p style="text-align: justify;">Türkiye’de oluğu kadar Avrupa’da da bu yönde iddialara  rastlanmaktadır. İngiltere’de 2006 yılı içerisinde BBC televizyonunda  yayınlanan “Panorama” isimli programda, teknik direktörlerin ve/veya  transferin tarafı futbol kulüp yetkililerinin usulsüzlük konuları  işlenmiş ve büyük ses getirmiştir. Söz konusu programda dile getirilen  iddiaların ciddiyeti üzerine İngiltere Futbol Federasyonu harekete  geçmiş ve 2006 yılının Mart’ında bir soruşturma başlatmıştır. İngiltere  Futbol Federasyonunun konuya ilişkin oluşturduğu komisyon 1 Ocak  2004’den soruşturmanın neticelendiği Ekim 2006 tarihine kadar 320’ye  yakın “1. Lig” transferini incelemiş ve bunların 39’unun soruşturulması  kararını vermiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">2.    Bir diğer sık rastlanan düzenleme ihlali, 2008 tarihli FIFA  Talimatının 22. maddesinin 2 numaralı alt bendinde yer alan hükmünün  çiğnenmesidir. Bir kulüp ile sözleşmesi devam eden bir futbolcunun,  sözleşmeyi zamanından önce feshetmesini temin için girişimde bulunmamak,  mevcut sözleşmelerde yazılı bulunan hak ve görevlere müdahale etmemek  yükümlülüğünü yükleyen bu hükmün çiğnenmesinin en son örneklerinden  birini İngiliz milli takımının da oyuncusu olan, eski Arsenal’li yeni  Chealsea’li Ashley Cole’un transferinde görmekteyiz.</p>
<p style="text-align: justify;">İngiltere Futbol Federasyonu Disiplin Kurulu’nun konuya ilişkin  yürüttüğü soruşturma Eylül 2006’da neticelendi. Disiplin Kurulu  Chelsea&#8217;li Ashley Cole&#8217;un menajeri Jonathan Barnett&#8217;e, futbolcusunun  Arsenal&#8217;de forma giydiği dönemde Chelsea yönetimiyle transfer görüşmesi  yaptığı gerekçisiyle ağır bir ceza verdi. Federasyon, Barnett&#8217;in  menajerlik lisansını 18 ay askıya almakla beraber kendisini 100.000  sterlin de para cezasına çarptırdı. Barnett, Ashley Cole, Chelsea  Menajeri Jose Mourinho ve başkanı Peter Kenyon 2006 Ocak ayında bir  otelde federasyon kurallarına aykırı olmasına rağmen bir araya gelerek  transfer görüşmesi yapmışlardı. O dönem Cole&#8217;un formasını giydiği  Arsenal kulübü de durumdan şikâyetçi olmuş ve federasyon, Chelsea  Kulübü’ne 300 bin sterlin para cezasının yanı sıra olayın bir kez daha  tekrarlanması halinde 3 puan silme cezası; Jose Mourinho ile Ashley  Cole&#8217;a da 75 biner sterlin para cezası vermişti.</p>
<p style="text-align: justify;">3.    Talimat hükümlerinin ihlaline ilişkin sunacağımız son örnek  çift tarafı temsil durumudur. 2008 tarihli FIFA Talimatına göre lisanslı  oyuncu temsilcileri transfer görüşmelerinde taraflardan ancak birini  temsil etme yükümlülüğü altındadırlar. Bu hükme aykırı hareket etmek  lisanslı oyuncu temsilcileri açısından ceza yaptırımını doğurabilecek  bir durumdur. Bu hükmün düzenlemelerde yer almasının arkasında yatan  mantıki gerekçe, her iki tarafı temsilin “menfaat çatışması”na yol  açabileceği gerçeğidir.</p>
<p style="text-align: justify;">Her iki tarafı temsil yasağına karşın futbolcu menajerleri,  oyuncularının mali açıdan yükümlülük altına girmemeleri için kendi  alacakları komisyon tutarını transferi yapan kulübe yüklemeye  çalışmaktadırlar. Gerçekten de, İngiliz Vergi Mevzuatına baktığımızda  transferi gerçekleşen bir oyuncunun % 40 gelir vergisi ödemesinde  bulunması gerekmektedir. Bu miktarın temsil ettikleri futbolcu  tarafından ödenmesini önlemek için menajerler Talimat hükümlerini şu  şekilde dolanmaktadırlar: Öncelikle, temsil ettiği oyuncuya uygun bir  kulüp arayan menajer istediği teklifi yapan bir takım bulduğunda derhal  oyuncu ile arasındaki menajerlik sözleşmesini feshetmektedir. Daha sonra  aynı şahıs kulüp ile bir menajerlik sözleşmesi yapmaktadır. Ardından,  önce futbolcunun daha sonra kulübün temsilciliğini yapan menajerin  çalıştığı menajerlik şirketinden bir başka menajer futbolcunun  temsilcisi olarak devreye girer ve transfer neticelendirilir. Bu  işlemde, ilk sözünü ettiğimiz menajer hukuki bakımdan futbolcu adına  değil de kulüp adına hareket ediyor göründüğünden FIFA Talimatının ihlal  edildiği ileri sürülemeyeceği gibi oyuncuya da transferi gerçekleştiren  menajerin söz konusu işleminden ötürü vergisel bir yükümlülük  getirilmemektedir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>III. SONUÇ</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Yukarıda aktarmaya çalıştığımız futbol menajerliği kavramına ve ona  ilişkin düzenlemelere bakıldığında bu konunun halen oldukça yeni ve  gelişmekte olan bir saha olduğu gerçeğiyle karşılaşırız.</p>
<p style="text-align: justify;">Konunun bilgi düzeyi ve iyi niyeti tartışılır kişilerin elinde ne  gibi sakıncalı sonuçlar doğurduğu konusunda Avrupa’da belirli bir bilinç  oluşmaya başladığı görülmekteyse de henüz ülkemizde bu anlayışın yeteri  kadar filizlenmediği bir gerçektir. Bu eksiklik nedeniyledir ki, Türk  futbol kulüplerinin yapmış oldukları yüksek rakamlı transferlerin imza  öncesi süreçlerinin yeteri kadar iyi yürütülememesinden ötürü ciddi  kayıplar yaşadıklarına şahit olunmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Netice itibarıyla, Türk futbol piyasasında dönen milli servetin ziyaı  olarak değerlendirilecek bahsetmiş olduğumuz neviden maddi kayıpların  önüne geçmek için, her şeyden önce konuya hâkim avukatların menajerlik  adı altında ele alınan sahada faaliyet göstermesini engelleyen Avukatlık  Kanunun ilgili hükmün tadilini temin etmenin, eş zamanlı olarak da  hukukun ve hukukçunun bu alana müdahalesini ancak ve ancak uyuşmazlığın  vukuu bulmasından sonra düşünebilen anlayış tarzının değişmesinin bir  gereklilik olduğu kanısında olduğumuzu vurgulamak isteriz.</p>
<p style="text-align: justify;">Av. M. Emin ÖZKURT</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.ozkurt.av.tr/en/?feed=rss2&amp;p=171</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>LİSANS SÖZLEŞMELERİNİN DEĞİŞTİRİLMESİ ve İPTALİ</title>
		<link>http://www.ozkurt.av.tr/en/?p=169</link>
		<comments>http://www.ozkurt.av.tr/en/?p=169#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 20 Apr 2010 16:27:45 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.ozkurt.av.tr/en/?p=169</guid>
		<description><![CDATA[I-    LİSANS SÖZLEŞMESİ KAVRAMI
A-    Lisans Sözleşmesi
Lisans sözleşmesi, gayrimaddi bir hakkın  kullanım hakkının karşı  tarafa devrini amaçlayan bir sözleşme tipidir. Daha geniş kapsamlı  olarak ifade edilecek olursa, lisans sözleşmeleri kanunlarca özel olarak  korunan gayrimaddi bir hakkın (fikir ve sanat alanı da dâhil olmak  üzere), veya özel kanunlar tarafından değil, genel hukuk normları ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><strong>I-    LİSANS SÖZLEŞMESİ KAVRAMI</strong></p>
<p style="text-align: justify;">A-    Lisans Sözleşmesi</p>
<p style="text-align: justify;">Lisans sözleşmesi, gayrimaddi bir hakkın  kullanım hakkının karşı  tarafa devrini amaçlayan bir sözleşme tipidir. Daha geniş kapsamlı  olarak ifade edilecek olursa, lisans sözleşmeleri kanunlarca özel olarak  korunan gayrimaddi bir hakkın (fikir ve sanat alanı da dâhil olmak  üzere), veya özel kanunlar tarafından değil, genel hukuk normları ile  korunan bir gayrimaddi hakkın veya fiili durumun kullanılmasının  başkasına bırakıldığı bir sözleşme olarak nitelendirilebilir .</p>
<p style="text-align: justify;">Bu sözleşmede, gayrimaddi hakkın karşı tarafın kullanımına tahsisini  taahhüt eden kişi lisans veren, bu gayrimaddi hakkı kullanan ve kullanım  karşılığında bir bedel ödemeyi  taahhüt eden kişi lisans alan olarak  adlandırılmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Lisans sözleşmesinin konusunu patent, marka, sanat eserleri, faydalı  model ve endüstriyel tasarımlar gibi mutlak hak niteliğini haiz haklar  teşkil edebileceği gibi, kanun tarafından mutlak hak niteliği tanınmamış  üretim sırları ve teknik ve ticari bilgiler ile tanıtıcı unsurlar gibi  gayri maddi değerler de oluşturabilir .</p>
<p style="text-align: justify;">B-    Lisans Sözleşmesinin Hukuki Niteliği</p>
<p style="text-align: justify;">Lisans sözleşmesinin, kanunlarımız tarafından düzenlenmiş bulunan  sözleşme tiplerinden hiçbirine dâhil olmamasından ötürü, hukuki niteliği  konusunda farklı görüşler bulunmaktadır.  Bu konuda hem doktrin hem  mahkeme kararları ortaya değişik görüşler koymaktadırlar.</p>
<p style="text-align: justify;">Lisans sözleşmesinin isimsiz sözleşme çeşitlerinden  karma sözleşme  olduğunu savunanların varlığının  yanında sui generis bir akit olduğu  görüşünü ileri sürenlerde mevcuttur .  Fakat Türk ve İsviçre hukukunda  lisans sözleşmesi kanunda düzenlenmediği için isimsiz bir sözleşme  niteliğinde olduğu kuşkusuzdur .</p>
<p style="text-align: justify;">C-    Lisans Sözleşmesinin Özellikleri</p>
<p style="text-align: justify;">Lisans sözleşmesi kural olarak ivazlı ve iki tarafa borç yükleyebilen  bir sözleşme niteliğindedir. Bir taraf lisans vererek gayri maddi  hakkın kullanılmasını devrederken, diğer taraf buna mukabil bir bedel  ödeme borcu altına girmektedir, bu da göstermektedir ki lisans  sözleşmesi iki tarafa borç yükleyen “synallagmatik” bir sözleşmedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Lisans sözleşmesinin karakteristiğini belirleyen lisans verenin  edimidir. Lisans alanın bedel ödeme borcu çoğunlukla para olarak  belirlenir. Bazen ise lisans için herhangi bir bedel ödenmemesi  kararlaştırılır ki bu tür lisanslara serbest lisans denilmektedir .</p>
<p style="text-align: justify;">Lisans sözleşmesi sürekli borç ilişkisi doğuran bir akit tipidir. Bu  sözleşmede lisans alanın edimdeki menfaati belirli bir süre sonunda  tükenmemekte, fakat belirli bir zamana yayılmaktadır. Bu sözleşmede  lisans veren sahibi olduğu gayri maddi hak üzerinde sahip olduğu  kullanma yetkisini sözleşme ilişkisi boyunca lisans alana  devretmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>II-    İFA GÜÇLÜĞÜ- BEKLENMEYEN HAL (EMPREVİZYON) MESELESİ</strong></p>
<p style="text-align: justify;">A-    Kavram</p>
<p style="text-align: justify;">Bir sözleşmenin kurulmasından sonra içerdiği şartlarda önemli  değişiklikler meydana gelebilir. Sonradan ortaya çıkan bu değişiklikler,  sözleşmenin kurulduğu zamanda mevcut olan ve taraflarca göz önünde  tutulan şartlardan esaslı surette sapmış olabilir. Bu sapma öyle bir  boyutta olabilir ki taraflardan birini sözleşmede kararlaştırılan  şartlarla bağlı tutmak adalet duygularını örseler. Bu hal neticesinde,  sözleşmenin kurulduğu anda mevcut olan şartlarla sonradan ortaya çıkan  şartlar artık birbirine uymamakta; sözleşmenin kurulduğu anla ifa anı  arasında bulunması gereken uyum çökmüş bulunmakta, bu iki andaki  sözleşme gerçekleri birbiriyle çelişmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu durum özellikle sürekli borç ilişkisi kuran sözleşmelerde söz  konusu olur. Örneğin kira ve hizmet sözleşmelerinde durum böyledir. Aynı  sorun, istisna sözleşmesi gibi uzun süreli sözleşmelerde de ortaya  çıkabilir. Sabit fiyatla, belirli aralıklarla mal teslimini yüklenen  satıcı; aynı şartlarla toplu konut yapımını üstlenen müteahhit, beş yıl  süreyle kira sözleşmesi kuran ve kira parasının değişmeyeceğini vaat  eden kiralayan, sözleşmelerin kurulmasından sonra beliren yüksek  enflasyon sebebiyle malın veya inşaat malzemesinin çok pahalılaşmasını  ve hatta bu malların sağlanmasının bile çok zorlaşması ya da kira  parasının enflasyon karşısında zamanla sembolik bir rakam haline  gelmesine rağmen, aynı şartlarla borcunu ifaya devam edecek mi, yoksa  sözleşmenin şartlarında sonradan meydana gelen bu önemli değişiklikler  sebebiyle sözleşmenin yeni şartlara uydurulmasını, satım ve inşaat  parasının yükseltilmesini, kira sözleşmesinde kira parasının  artırılmasını ya da süresinin kısaltılmasını isteyebilecek midir? Bu  misallerde de örüldüğü gibi, değişen şartlar sonunda satıcı, müteahhit  veya kiralayanın borçlandığı edimlerinin değerleri son derece  yükselirken, karşı tarafın edimi adeta değerini kaybetmekte, edimler  arasındaki denge ve eşitlik ortadan kalkmaktadır .</p>
<p style="text-align: justify;">Yüklediği borçların ifası zaman içerisinde uzayan akdi ilişkilerde  (süreli ve sürekli borç ilişkilerinde) akdin yapıldığı sıradaki şartlara  nazaran sonradan vuku bulan değişikliklerin akdi ilişkiye etki yapıp  yapmayacağı taraflarca veya kanunda öngörülmüşse, bu hususta tarafların  anlaşmasına veya kanundaki esasa uyulur. Mesela para kıymetindeki  değişikliklere karşı akitlere konulan altın değeri kaydı, yabancı para  (döviz) değeri kaydı veya indekse göre ayarlama kaydı ilerideki  değişikliklere karşı taraflarca kabul edilmiş esaslara en iyi  örneklerdir. İlerideki değişiklikler bakımından kanunun öngördüğü esasa  en iyi örnek ise istisna (eser) akdine ilişkin BK. M. 365/f.2’dir. Bu  hükme göre “evvelce tahmin olunamayan veya tahmin olunup da iki tarafça  nazara alınmayan haller işin yapılmasına mani olur veya yapılmasını son  derece işkâl ederse hâkim, haiz olduğu takdir hakkı dolayısıyla ya  takarrür eden bedeli tezyit veya mukaveleyi fesheder” .</p>
<p style="text-align: justify;">Meseleyi başka türlü ifade etmeye çalışırsak, bilhassa iki tarafa  borç yükleyen sürekli akitlerde, akdin yapıldığı zamanın ekonomik  şartları ile ifa devrelerindeki şartlar arasında bazen çok önemli  derecelerde değişiklikler olabilir. Bu değişiklikler borçlu için önceden  tahmin edilemeyen ve beklenmeyen bir hal teşkil edebilir. Borçlunun  buna rağmen borcunu ifa etmesi belki mümkün olabilir; fakat onu, değişen  bu ağır şartlara rağmen ifaya zorlamak, adeta iktisaden yıkımını  istemek olur. Bunu ise hakkaniyet duygularımız asla onaylamaz. İşte tam  da bu noktada karşımıza çözümlememiz gereken bir düğüm ortaya çıkar, o  da şudur: Akdin yapıldığı tarih ile ifa zamanı arasında ki devrede, hal  ve şartlarda hâsıl olan değişiklikler sözleşmelere ne oranda etkili  olmalıdır? Genel prensip olarak “ahde vefa = pacta sunt servanda” mı,  yoksa hâkime, değişen duruma göre şartları değiştirme veya sözleşmeyi  feshetme yetkisini tanıyan “clausula rebus sic stantibus = emprevizyon  teorisi” mi kabul edilmelidir ?</p>
<p style="text-align: justify;">Kanunumuzun düzenlemeden bıraktığı bu konuda, yukarıda da belirttiğim  üzere, iki ayrı görüş karşı karşıya gelmiştir. Bunlardan oldukça  eskimiş görünen liberal görüş, borçlunun akde mutlaka sadık kalmasını  istemektedir; akde sadakat, onun iktisaden mahvını intaç etse bile, bir  hoşgörürlük kapısı açılmamalıdır . Bu teori, “ahde vefa = pacta sunt  servanda” sloganı ile özetlenmektedir. Bu teoriye göre sözleşme taraflar  için bir kanun hükmündedir . Bu nedenle onu yapanlar ona aynen uymak  yükümlülüğündedirler. Ne harp hali ne de fiyat yükselişleri borçluyu  borcundan kural olarak kurtarmaz. Bu ilkenin katıksız uygulanmasında  borçlu borcundan ancak, mücbir sebeplerin veya olağanüstü hallerin  sonucu olarak ifanın mutlak surette imkânsızlaştığı zaman kurtulabilir;  ifayı son derece güç ve masraflı hale sokan haller ise, ifayı imkânsız  hale getiren birer mücbir sebep sayılmaz. Burada ki hukuk mantığına göre  sözleşme yapmak bir bakıma istikbali görmektir. Borçlu, akdi yaparken  gerekli emniyet ve ihtiyat tedbirlerini almamış ise, bunun sonuçlarına  kendisi katlanmalıdır; aksi bir hal tarzı alacaklıya karşı haksızlık,  sözleşme kavramına ve hedefine, sosyal ve ticari güvene aykırılık teşkil  eder. Bu itibarla genel kural “ahde vefa = pacta sunt servanda”  prensibi olmalıdır .</p>
<p style="text-align: justify;">Diğer bir görüşe göre, akit yapıldığı sırada mevcut bulunan şartlar  önemli surette değişmişse artık taraflar akitle bağlı olmamalıdırlar.  Buna “clausula rebus sic stantibus ” (beklenilmeyen hal şartı)  denilmektedir. Bu görüş doktrinde “emprevizyon teorisi” adıyla anılır.  Öğretide, sözleşmenin yapıldığı zamandaki durumların değişmemesi örtülü  (zımni) şartıyla yapıldığı varsayılır . Bilhassa süresiz ve uzun süreli  borç ilişkilerinde, sözleşmenin akdinden sonra hal ve şartlarda önceden  beklenilmeyen ve tahmin edilemeyen nedenler sonucu değişiklikler  olabilir. Bu değişiklikler sonucu borcun ifası imkansızlaşmaz fakat  ifası borçlu için yıkıcı sonuçlar doğuracak bir hal alırsa işte bu  teoriye göre o zaman hakimden sözleşmenin tadili veya iptali  istenebilmelidir.</p>
<p style="text-align: justify;">B-    İşlem Temelinin Çökmesi</p>
<p style="text-align: justify;">1-    Kavram</p>
<p style="text-align: justify;">İşlem temelinin çökmesi görüşü “clausula rebus sic stantibus”  ilkesinin, özellikle Alman hukukunda, örtülü şart olmaktan çıkarılıp  objektif temellere dayandırılması neticesinde ortaya çıkmıştır.  Sözleşmenin işlem temeli, belirli olguların varlığına veya gelecekte  gerçekleşeceğine ilişkin olup, sözleşmenin kuruluşunu etkilemiş ortak  tasavvurlardan oluşur .</p>
<p style="text-align: justify;">İşlem temelinin çökmesi, önceden kestirilemeyecek gelişmeler yüzünden  sözleşmenin temelini oluşturan olguların esaslı biçimde değişmesi  anlamına gelir. Dövizle ödenmesi gereken faizin döviz patlaması  nedeniyle aşırı boyutlara fırlaması gibi. Çok sayıda müşterinin geçtiği  bir yolda kiralanan lokantanın sonradan sokağın taşıt veya yaya geçişine  kapatılması üzerine iş yapamaz hale gelmesi gibi .</p>
<p style="text-align: justify;">Bu noktada dikkat çekmek istediğim bir husus da Borçlar Kanunumuzda  24 bent 4’de düzenlenmiş olan “temel hatası” kavramı ile işlem temeli  kavramı arasında ki farktır. Temel hatasına ilişkin BK. 24 b. 4 hükmü  ile işlem temelinin çökmesine ilişkin kuralların uygulama alanlarını  belirleyen faktör zaman faktörüdür. Yanlış tasavvur konusu olaylar  işlemin yapıldığı sırada gerçekleşmiş bulunuyorsa, uygulanacak hüküm BK.  24 b. 4 hükmüdür. İşlemin yapılmasından sonra ortaya çıkan beklenmedik  olaylar, bir görüşe göre tümü ile diğer bir görüşe göre ise, tarafların  (gerçekleşeceğine kesin gözü ile baktıkları) somut tasavvurlarının  dışında kaldıkları ölçüde, işlem temelinin çökmesi esasına göre ele  alınacaktır. Aradaki tek fark, söz konusu olayların ne zaman  gerçekleştiği ile ilgilidir, yoksa olayların niteliği bakımından bir  fark yaratılması söz konusu olmayacaktır .</p>
<p style="text-align: justify;">2-    Yasalarda Düzenlenmiş İşlem Temelinin Çökmesi Halleri</p>
<p style="text-align: justify;">Yasada işlem temelinin çökmesi halinde sözleşmenin çözülebilmesi ya  da değiştirilebilmesi konusunda pek az kurala rastlanır:</p>
<p style="text-align: justify;">Borçlunun sonradan acze düşmesi.(BK 82/310) Bağışlayanın darlığa  düşmesi veya bağışlama lehtarının vefasızlık etmesi.(BK 244/45)  Beklenmedik gelişmeler yüzünden, müteahhidin taahhüdünü  gerçekleştirmesinin aşırı ölçüde güçleşmesi.(BK 365 II) Sürekli sözleşme  ilişkilerinde ilişkiyi katlanılamaz duruma getiren haklı nedenlerin  ortaya çıkması. (BK 264, 517 v.b.) Alacaklı temerrüdünde veya  alacaklının yol açtığı ifa imkânsızlığında alacaklının karşı edimi  düşürme (mahsup) olanağı. (BK 252/274). Yoksulluk nafakasına irat  şeklinde hükmedildikten sonra maddi koşulların köklü biçimde değişmesi.  (MK 176 IV) Kamulaştırmanın üzerinden beş yıl geçtiği halde kamulaştırma  amacına ulaşılmaması (Kamulaştırma K. 23)</p>
<p style="text-align: justify;">Bütün bu yasal kurallar, işlem temelinin çökmesi halinde sözleşmenin  değişen koşullara uyarlanmasını, son çare olarak da çözülmesini  sağlayabilecek bir genel ilkenin dayanakları olabilirler .</p>
<p style="text-align: justify;">C-    Uyarlama</p>
<p style="text-align: justify;">Sözleşmenin kurulmasından sonra öngörülmesi mümkün olmayan yeni ağır  koşullara rağmen, borçludan borcunu aynen ifa etmesini beklemek bazen  yararlar dengesine aykırı olur ve dürüstlük kurallarıyla  bağdaştırılamaz. Bu durumda, MK. Md. 2’de yer alan doğruluk ve güven  kuralından hareketle sözleşmenin yeni kurallara uyarlanmasına karar  verilebilir. Burada önemle vurgulamak gerekir ki, sözleşmenin yeni  koşullara uyarlanması, ancak istisnai hallerde mümkün olup, bu konuda  genel kural olan ahde vefa ilkesinden ayrılmayı gerektiren çok önemli ve  haklı sebeplerin bulunması zorunludur.</p>
<p style="text-align: justify;">1-    Uyarlamanın Yasada Özel Olarak Öngörüldüğü Haller</p>
<p style="text-align: justify;">Bu hallerden ilki, BK. md. 245/b.2’de düzenlenmiş olan “Bağışlama  Taahhüdünden Rücu”dur. Bağışlama taahhüdü bir sözleşmedir. Bununla  taahhüde bulunan kişi, bağışlanan kişiye karşılıksız olarak bir  kazandırmada bulunmaktadır. Bunun sonucunda, kural olarak taahhüde  bulunan kişinin sonradan ekonomik durumu değişse bile, sözleşmeden doğan  edimini yerine getirmesi zorunludur. Ancak, BK’muza göre “Bağışlamayı  taahhüt ettikten sonra tenfizi müteahhit için fevkalade külfetli olacak  derecede mali vaziyeti değişmiş ise” bundan rücu edebilir. Görüldüğü  gibi, burada borçlunun sözleşmenin kurulmasından sonra, önceden  öngörmesi mümkün olmayacak şekilde mali durumu olağanüstü derecede  bozulmuşsa, değişen bu ağır koşullar karşısında sözleşmeden dönme hakkı  tanınmıştır .</p>
<p style="text-align: justify;">İkinci olarak, hasılat kirasında kiradan indirim hakkına değinmek  istiyorum (BK. md. 282). Kira sözleşmesi kurulduktan sonra, koşullar ne  kadar olumsuz değişir ya da ağırlaşırsa ağırlaşsın, kiracı kira bedelini  aynen ödemek zorundadır. Ancak, borçlar kanunumuz hasılat kirasında,  sözleşmenin kurulmasından sonra, olağanüstü felaket hallerinde ya da  tabiat olaylarında tarımsal taşınmazların ürün elde edilmesi önemli  düzeyde azalmışsa, kira bedelinden uygun bir indirim yapılmasını isteme  hakkı tanımıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">Yukarıda saymış olduğum hallere bir ilavede istisna sözleşmelerinde  vardır. İstisna sözleşmesi kurulduktan sonra, koşullar ne kadar olumsuz  değişir ya da ağırlaşırsa ağırlaşsın, yüklenici, eseri kararlaştırılan  ücrete yapmak zorundadır. Ancak ücretin götürü olarak (anahtar teslimi  ya da sabit olarak) kararlaştırıldığı hallerde, önceden tahmini mümkün  olmayan ya da tahmin olunup da taraflarca nazara alınmayan sebepler  dolayısıyla işi aynı ücrete yapmak mümkün olmazsa, yüklenici ücretin  artırılmasını ya da sözleşmenin feshini isteyebilir (BK. md. 365).  Burada, götürü ücretinin öngörüldüğü istisna sözleşmesinde, değişen  koşullar nedeniyle sözleşmenin feshi ya da yeni koşullara uyarlanması  söz konusudur .</p>
<p style="text-align: justify;">2-    Kazai Uyarlama ve Koşulları</p>
<p style="text-align: justify;">Sözleşmenin değişen şartlara uyarlanması, tarafların sözleşmede  koyacakları kurallarla olabileceği gibi (iradi uyarlama), kanunda mevcut  kurallarla da olabilir (kanuni uyarlama). Sözleşmesel ya da kanuni  kurallar bulunmadığı takdirde, hâkimde uyarlamaya karar verebilir. Akdi  ve kanuni kuralların bulunmaması halinde hâkimin önündeki somut olay  için bizzat koyduğu kurallarla sözleşmenin uyarlanmasına, hâkim  tarafından yapılan uyarlama ya da kazai uyarlama denilmektedir. Aslında,  gerçek uyarlama da bizzat hâkimin yaptığı bu uyarlamadır. Hâkimin,  düzenleyici hukuk kurallarıyla yaptığı uyarlama, teknik anlamda bir  uyarlama olmayıp, sadece hâkim tarafından uyarlama boşluklarının  doldurulmasıdır .</p>
<p style="text-align: justify;">Hâkim yukarıda belirtmiş olduğum şekilde uyarlama yaparken MK 2’de  yer alan doğruluk ve güven kurallarını gözetmelidir, zira ancak bu  kurallardan hareketle sözleşmenin yeni koşullara uyarlanmasına karar  verebilir. Burada tekrar önemle vurgulamak gerekir ki, sözleşmenin yeni  koşullara uyarlanması, ancak istisnai hallerde mümkün olup, bu konuda  genel kural olan ahde vefa ilkesinden ayrılmayı gerektiren çok önemli ve  haklı sebeplerin bulunması zorunludur.</p>
<p style="text-align: justify;">Sözleşmenin yeni koşullara uyarlanmasını talep hakkını doğuracak çok  önemli ve haklı sebepler, ancak aşağıdaki koşullar mevcut ise, söz  konusu olabilir :</p>
<p style="text-align: justify;">i.    Sözleşmenin Geçerli Bir Şekilde Kurulmuş Olması</p>
<p style="text-align: justify;">Sözleşme geçerli değilse, bunun yeni koşullara da uyarlanması da söz  konusu olmayacaktır. Bu durumda, borçlu sözleşmesinin yeni koşullara  uyarlanmasını değil, geçersizliğini ileri sürebilecektir. Örneğin:  Sözleşme gabin ya da irade bozuklukları nedenlerinden biriyle geçersiz  ise, borçlu sözleşmeyi iptal hakkına sahip olduğu halde, yeni koşullara  uyarlanmasını talep edemez .</p>
<p style="text-align: justify;">ii.    Sözleşme Dengesinin Bozulmasının, Sözleşmenin Yapılması  Sırasında Taraflarca Öngörülemeyen Olağanüstü ve Objektif Nedenlerden  Kaynaklanması</p>
<p style="text-align: justify;">Tarafların önceden tahmin etmesi, öngörmesi ya da göz önüne alması  mümkün olan bir olayın sözleşmenin kurulmasından sonra bir uyarlama  sebebi olarak kabul edilmesi mümkün değildir.</p>
<p style="text-align: justify;">İşlem temelinin çöktüğünün kabulü için, mutlaka ortaya olağanüstü ve  objektif durumların ortaya çıkmış olması gerekip gerekmediği konusunda  bir görüş birliği mevcut değildir. Bazı yazarlar bunun varlığını ararken  , bazıları ise ortaya çıkan nedenin yukarıdaki ağırlıkta ve herkes için  geçerli olmasının aranması gerektiğini savunmaktadır .</p>
<p style="text-align: justify;">Kanımızca,  öngörülmesi mümkün olmayan her olayın değil, ancak  olağanüstü nitelikte bulunan olayların sözleşmenin uyarlanmasına yol  açabilmesi gerektiğini savunmak hukuk sistemimizin temel prensiplerinden  olan “pacta sunt servanta” prensibi ile paralellik sergileyeceğinden  hukuken daha doğru olacaktır.</p>
<p style="text-align: justify;">iii.    Değişen Şartların Ortaya Çıkmasında Uyarlama İsteyen Taraf  Kusurlu Olmamalıdır</p>
<p style="text-align: justify;">Uyarlama talep eden taraf, şartların değişmesine kendi  davranışlarıyla sebep olmuş ve özellikle bu konuda kusurlu davranmışsa,  uyarlama isteği reddedilir. Zira bir tarafın kendi kusuruna dayanarak  lehine bir hak talep edememesi gerekir.</p>
<p style="text-align: justify;">iv.    Borçlunun Edimini Yerine Getirmemiş Olması</p>
<p style="text-align: justify;">Borçlu, borç ifa edilmişse (örneğin kira bedeli peşin ödenmişse)  uyarlama talebinde bulunamaz . Borcun kısmen ifa edilmiş olması (örneğin  kira bedelinin sadece belli bir dönem için ödenmiş bulunması) halinde,  borcun ifa edilmemiş bölümü için uyarlama istenebilir. Uyarlama,  şartları varsa, dava tarihinden sonra sonuç doğurmak üzere talep  edilebilir .</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><br />
III-    LİSANS SÖZLEŞMELERİNDE İŞLEM TEMELİNİN ÇÖKMESİ ve SONUÇLARI</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Yukarıda izah etmeye çalıştığım gibi, bugün doktrinde genel olarak  kabul edilen görüş, süreli ve sürekli borç ilişkilerinde, kanunda özel  hüküm bulunmasa bile, dürüstlük kuralı (MK m. 2) uyarınca ifa güçlüğüne  düşen tarafa hâkimden sözleşmeye müdahale etmesini isteme hakkını  tanımasıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Çalışmamın başında lisans sözleşmelerinin hukuki niteliğine dair  değerlendirmelerde bulunurken lisans sözleşmesi sürekli borç ilişkisi  doğuran bir akit tipi olduğunun altını çizmiştim. Bu noktadan hareket  ettiğimizde, hâkim somut lisans sözleşmesinin şartlarını dikkate alarak  sözleşmeyi, ya bazı hükümlerini değiştirerek yeni şartlara uyarlayacak;  ya da ayakta tutmanın mümkün olmadığı hallerde feshedecektir .  Belirtelim ki hâkim lisans sözleşmesini yeni şartlara uyarlamak ve veya  feshetmek hususunda takdir yetkisine sahiptir.</p>
<p style="text-align: justify;">Lisans sözleşmelerinde edimler arasındaki dengenin büyük oranda  bozulmasına neden olabilecek olaylara örnek olarak, teknolojinin  ilerlemesi ve sözleşmenin konusu olan gayri maddi hakkın teknik ve  ekonomik icra kabiliyetinin önemli oranda düşmesi, ortaya çıkan ekonomik  kriz veya doğal felaket sonucu lisans alan için lisans verene ödenen  ücretin katlanılamaz bir hal alması ve lisans konusu gayri maddi hakka  ilişkin bir bilginin öngörülemeyen bir biçimde açığa çıkması ve bu açığa  çıkma durumunun lisans alan bakımından gayri maddi hakkın kullanım  amacını önemli ölçüde azaltması ihtimallerini sunabiliriz.</p>
<p style="text-align: justify;">Edimler arasındaki dengenin lisans veren bakımından önemli oranda  bozulmasına neden olarak gayri maddi hakkın kullanımıyla ilgili  kendisine ait masrafların öngörülemeyecek derecede artması  gösterilebilir. Bu noktada, lisans veren dahi lisans bedelinin artırımı  için uyarlama talebinde bulunabilir.</p>
<p style="text-align: justify;">Öte yandan, bir teknik bilgiye, bir know-how’a ya da bir marka  hakkına ilişkin lisans sözleşmesinde, söz konusu gayri maddi hakkın  kullanımıyla ortaya çıkacak ürünün piyasanın rekabet koşullarından  sıyrılıp iktisadi bir başarıya ulaşıp ulaşamayacağı lisans alanın  üzerine almış olduğu bir risk olarak durmaktadır. Pek tabii ki bu risk  hayatın normal akışı, piyasa şartlarının doğal seyri ve eğer lisans alan  tacir kişi ise basiretli bir tacirin sergilemesi gereken özen  çerçevesinde ölçülmüş bir risktir. Eğer bu çerçevesini çizmeye  çalıştığımız sınır aşılırsa o takdirde işlem temelinin çökmesinin  sonuçları ve pek tabii uyarlama mevzuu devreye girebilecektir.</p>
<p style="text-align: justify;">Bir lisans sözleşmesinde işlem temelinin çökmesinin kabulü halinde,  sözleşmenin bazı hükümlerinde değişikliğe gidilerek ayakta tutulmaya  çalışılması öncelikle yapılması gereken hareket tarzıdır. Bu değişiklik  sadece sözleşmenin ücret kısmına değil diğer hükümlerine de yönelik  olabilir. Sözleşmenin feshi ise ancak mahkemede dava yolu ile olasıdır.  Dava sırasında, karşı tarafın ifa talebiyle karşılaşan taraf, ifa  yükümünün dava sonuna kadar tedbiren durdurulmasını talep edebilir .</p>
<p style="text-align: justify;">KAYNAKÇA</p>
<p style="text-align: justify;">Eren, Fikret    :    Borçlar Hukuku- Genel Hükümler, Gözden  Geçirilmiş 8. bası, İstanbul Beta Basım Yayım Dağıtım, 2003.</p>
<p style="text-align: justify;">Feyzioğlu, N. Feyzi    :    Borçlar Hukuku Genel Hükümler, C.II  Yenilenmiş ve Genişletilmiş 2. bası, İstanbul, 1977.</p>
<p style="text-align: justify;">Kocayusufpaşaoğlu, Hatemi, Serozan, Arpacı,     :    Borçlar Hukuku  Genel Bölüm, Gözden Geçirilip Genişletilmiş 4. Baskı, 3. cilt, İstanbul,  2006.</p>
<p style="text-align: justify;">Kılıçoğlu, Ahmet M.    :    Borçlar Hukuku- Genel Hükümler, 5. bası,  Ankara, Turhan Kitabevi, 2002.</p>
<p style="text-align: justify;">Oğuzman, M. Kemal, Öz, Turgut    :    Borçlar Hukuku-Genel Hükümler,  Gözden Geçirilmiş ve Genişletilmiş Dördüncü Bası, İstanbul, Filiz  Kitabevi, 2005.</p>
<p style="text-align: justify;">Oğuzman, M. Kemal, Seliçi, Özer, Oktay Özdemir, Saibe    :    Eşya  Hukuku,  Gözden Geçirilmiş ve Eklemeler Yapılmış 10. Bası, İstanbul,  Filiz Kitabevi, 2004.</p>
<p style="text-align: justify;">Oktay Özdemir, Saibe    :    Sınai Haklara İlişkin Lisans  Sözleşmeleri ve Rekabet Hukuku Düzenlemelerinin Lisans Sözleşmelerine  Uygulanması, İstanbul, Beta Basım Yayım Dağıtım, 2002.</p>
<p style="text-align: justify;">Ortan, Ali Necip    :    Patent Lisansı Sözleşmesi, Ankara, Doğan  Basımevi, 1979.</p>
<p style="text-align: justify;">Öğüz, Tufan    :    Know- How Sözleşmesi, İstanbul, Filiz Kitabevi,  2001.</p>
<p style="text-align: justify;">Özel, Çağlar    :    Marka Lisansı Sözleşmesi, Ankara, Seçkin  Yayıncılık, 2002.</p>
<p style="text-align: justify;">Reisoğlu, Safa    :    Borçlar Hukuku, Güncelleştirilmiş ve  Genişletilmiş On sekizinci Bası, İstanbul, 2006.</p>
<p style="text-align: justify;">Tekinalp, Ünal    :    Fikri Mülkiyet Hukuku, Güncelleştirilmiş ve  Genişletilmiş Üçüncü Bası, İstanbul, Beta Basım Yayım Dağıtım, 2004.</p>
<p style="text-align: justify;">Tekinay/ Akman/Burcuoğlu/Altop    :    Tekinay Borçlar Hukuku , 7.  Bası, İstanbul, 1993.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.ozkurt.av.tr/en/?feed=rss2&amp;p=169</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>DOĞRUDAN (TAKİPSİZ) İFLAS</title>
		<link>http://www.ozkurt.av.tr/en/?p=167</link>
		<comments>http://www.ozkurt.av.tr/en/?p=167#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 20 Apr 2010 16:26:45 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.ozkurt.av.tr/en/?p=167</guid>
		<description><![CDATA[A.    Takipsiz İflasta Genel Olarak İflas Sebepleri ve Yargılama  Usulü
Kural olarak iflasa karar verilebilmesi için borçlu aleyhine iflas  istemli bir takibin yapılması gerekmektedir. Ancak, bazı hallerde bu  kuraldan çıkılmakta ve doğrudan iflas dediğimiz iflas yoluna müracaat  edilebilmektedir.
İİK. m.177’den m.181’e kadar ki hükümler doğrudan iflas, yasal  deyimiyle “evvelce takibe hacet kalmaksızın ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><strong>A.    Takipsiz İflasta Genel Olarak İflas Sebepleri ve Yargılama  Usulü</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Kural olarak iflasa karar verilebilmesi için borçlu aleyhine iflas  istemli bir takibin yapılması gerekmektedir. Ancak, bazı hallerde bu  kuraldan çıkılmakta ve doğrudan iflas dediğimiz iflas yoluna müracaat  edilebilmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">İİK. m.177’den m.181’e kadar ki hükümler doğrudan iflas, yasal  deyimiyle “evvelce takibe hacet kalmaksızın iflas” yolunu  düzenlemektedir. Öyle haller vardır ki, bunlardan birinin dahi  gerçekleşmesi, borçluya iflas ödeme emri göndermeden, yani borçlu  hakkında iflas takibi yapılmadan “doğrudan doğruya” ilgili mahkemede  iflas davası açmaya yeterlidir. Genel olarak bu davanın dayanağı  nedenler, ya borçlunun esasen borcunu ödeyemeyeceğinin açık seçik olması  ve böylece iflas ödeme emri gönderilmesinin hiçbir yararı olmayacağı ya  da borçlunun içinde bulunduğu durum itibariyle kendisine iflas ödeme  emri gönderilmesinin alacaklının alacağını tahsil olanağını tehlikeye  düşürmesi nedenlerinden kaynaklanmaktadır .</p>
<p style="text-align: justify;">Alacaklı, belirli sebeplerin bulunması durumunda doğrudan ticaret  mahkemesine başvurup borçlunun iflasını isteyebilir. Ayrıca bu iflas  yolunda borçlu da ticaret mahkemesine başvurarak kendi iflasını  isteyebilir. Hatta bazı hallerde borçlu kendi iflasını istemek  zorundadır .</p>
<p style="text-align: justify;">Kanunun öngördüğü doğrudan doğruya iflas hallerinde, alacaklı,  mutlaka bu yola başvurmak zorunda değildir; dilerse diğer iflas  yollarına (genel iflas yoluna veya kambiyo senetlerine mahsus iflas  yoluna) da gidebilir. Hatta doğrudan doğruya iflas hallerinin birçoğunu  (özellikle m.177/1 ve 2’deki halleri) mahkemede ispat etmek çok zor  olduğundan ve bunun ispatı zaman aldığından, genel iflas yolu (veya  kambiyo senetlerine mahsus iflas yolu) alacaklı için daha basit ve çabuk  bir iflas yoludur denebilir .</p>
<p style="text-align: justify;">Kanunun açıkça öngördüğü haller dışındaki sebeplerden dolayı,  doğrudan doğruya iflas davası açılamaz. Yani doğrudan iflas konusunda  “numerus clausus” ilkesi geçerlidir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>B.    Alacaklının Talebi ile Doğrudan İflas Sebepleri ve Yargılama  Usulü</strong></p>
<p style="text-align: justify;">1.    Alacaklının Talebi ile Doğrudan İflasta Sebepler</p>
<p style="text-align: justify;">İİK.’ nun 177. maddesi, alacaklının iflasa tabi borçlu hakkında icra  takibi yapmaksızın iflas isteyebileceği halleri düzenlemiştir. Bundan  başka özel hükümlerle de bazı (özel) doğrudan doğruya iflas sebepleri  kabul edilmiştir (bkz. İİK m. 179, TK m. 180/2; TK m. 182/1).</p>
<p style="text-align: justify;">Alacaklının talebi ile doğrudan iflasın istenebileceği haller  İİK.m.171’de dört bent halinde sayılmıştır. Bu haller şunlardır:</p>
<p style="text-align: justify;">I-    İİK. m.171/b.1’de sayılan haller</p>
<p style="text-align: justify;">i.    Borçlunun Yerleşim Yerinin Belli Olmaması: Buradaki yerleşim  yeri kavramı Medeni Kanunun tanımladığı yer anlamında değildir.  Bilindiği gibi Medeni Kanun’a göre, borçlunun yerleşmek niyetiyle  oturduğu yer ikametgâhtır. Borçlunun ikametgâhı bilinmiyorsa sakin  olduğu yer ikametgâh sayılır (MK.20). İİK.m.171/b.1’deki yerleşim yeri  kavramı meskeni de kapsayacak şekilde geniş yorumlanmaktadır.  Dolayısıyla, borçlunun çalıştığı yer veya ticaret merkezi meçhul olsa  bile, sakin bulunduğu yer biliniyorsa, borçlunun bu madde kapsamında  ikametgâhı var sayılır.</p>
<p style="text-align: justify;">Kanun, sadece borçlunun yerleşim yerinin malum olmamasından söz  etmiş, ancak bunu yurt içi ile sınırlandırmamıştır. O halde, borçlunun  yerleşim yerinin bilinmediği gerekçesiyle doğrudan doğruya iflasın  istenebilmesi için sadece Türkiye’deki değil, yurt dışındaki yerleşim  yeri ve meskenin de bilinmemesi, yapılan araştırmaya rağmen tespit  edilememiş olması gerekir .</p>
<p style="text-align: justify;">Alacaklının borçlunun malum ikametgâhını bilmediğinin iddia etmesi  yetmez. O, borçlunun ikametgâhını ortaya çıkarmak için gerekli  araştırmaları yaptığını ve buna rağmen bir sonuca ulaşamadığını ispat  etmek zorundadır . Eğer, doğrudan iflas amaçlı bir dava açılmışsa,  borçlu bu davada ikametgâhın belli olduğunu itirazen ileri sürer ve  davanın reddini isteyebilir .</p>
<p style="text-align: justify;">Tüzel kişiliği olan ticaret ortaklıklarının ikametgâhları ana  sözleşmede veya ticaret sicilinde yazılıdır ve bu sebeple yerleşim  yerlerinin bilinmemesi ihtimali gerçekleşmez. Netice itibarıyla yerleşim  malum olmadığı gerekçesiyle doğrudan doğruya iflası istenebilecek  şahıslardan kasıt, tüzel kişiler olmayıp sadece gerçek kişilerdir.</p>
<p style="text-align: justify;">Doktrinde yer alan kimi görüşlere göre , tacirin yerleşmek amacıyla  devamlı oturduğu bir meskenin bulunmamasını, sonuçları çok ağır olan  iflas için bir neden saymak çok ağır bir yaptırım olarak  nitelendirilmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">ii.    Borçlunun Taahhütlerinden Kurtulmak Amacıyla Kaçması: Bundan  kasıt, muaccel olsun olmasın borçlunun borçlarını ödemek için, genel  olarak taahhütlerinden kurtulmak ve böylece alacaklılarına zarar vermek  niyetiyle yerleşim yerini terk etmesidir.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu neden, yerleşim yerinin ve meskeninin belli olmamasından  farklıdır. Zira borçlunun yerleşim yeri bilinsin veya bilinmesin  borçlarını ödemek maksadıyla kaçtığının kabulü gereken hallerde,  alacaklı iflasa tabi borçlusunun doğrudan doğruya iflasını isteyebilir.  Borçlunun taahhütlerini yerine getirmemek maksadıyla kaçtığı, her somut  olayın verileri dikkate alınmak suretiyle belirlenmelidir.</p>
<p style="text-align: justify;">Borçlunun kaçmasının taahhütlerinden kurtulmak maksadıyla olduğunu  ispat etmek, alacaklıya düşer. Fakat bunun için alacaklıdan kesin bir  ispat istenmemeli, bu hususta mahkemeye kanaat verilmesi ile  yetinilmelidir .</p>
<p style="text-align: justify;">Bu hükmün tüzel kişiler bakımından da uygulanabileceği öğretide  savunulmuştur. Ancak ülkemizde bu yönde bir uygulamaya rastlanılmamıştır  .</p>
<p style="text-align: justify;">iii.    Borçlunun Alacaklının Haklarını İhlal Eden Hileli  Muamelelerde Bulunması veya Bunlara Kalkışması: Bu kavram kapsamında  borçlunun malvarlığını azaltması sonucunu doğurun her türlü işlem yer  almaktadır. Borçlunun hileli işlemlerinin ceza hukukunun yasakladığı  eylem derecesinde olması şart değildir. Borçlunun mallarını değerinden  aşağı satması, bağış, ödeme emrine itiraz etmemek gibi eylemleri  alacaklının haklarını ihlal etmişse, alacaklı bu eylemler nedeniyle  borçlunun doğrudan doğruya iflasını isteyebilir.</p>
<p style="text-align: justify;">Bir muamelenin hileli muamele olabilmesi için borçlunun bu muameleyi  alacaklılarını zarara sokmak kastı ile yapmış olması gerekir. Hatta  alacaklılarından birini kayırma kastı ile yapılan muameleler de buraya  dâhildir. Borçlunun bu muamelelerle gayesine ulaşmış olması da zaruri  değildir. Onun alacaklısına zarar verme kastı ile hareket etmiş olması  kâfidir .</p>
<p style="text-align: justify;">Uygulamada hile sebebiyle açılan iflas davaları genellikle sonuca  ulaşamamaktadır. Zira başka sebeplerle açılan iflas davalarının daha  önce karara bağlanması yüzünden hile sebebine dayalı iflas davaları  konusuz kalmaktadır. Bunun başlıca nedeni, aleyhine hile sebebiyle iflas  davası açılmış olan borçlunun, ya bizzat başka sebeplerle iflasını  istemesinden veya mutabakat sağladığı bir alacaklı aracılığıyla açılan  iflas davası sonucunda daha önce iflasını gerçekleştirmesinden  kaynaklanmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Ancak, hile sebebiyle iflas konusunda Yargıtay’ın bir duyarlılık  gösterdiği gözlemlenebilir. Yargıtay 19. H.D’si , SPK’ ya tabi aracı  kurumların iflasını düzenleyen SPK m. 46/h hükmüne dayalı iflas  davasında, mahkemece re’sen hilenin koşullarının oluştuğu saptandığı  takdirde aracı kurum hakkında iflas kararı verilmesi gerektiğini  vurgulamıştır .</p>
<p style="text-align: justify;">iv.    Borçlunun Haciz Yoluyla Takip Sırasında Mallarını Saklaması:  Bildiğimiz üzere, haciz yoluyla takip kesinleşip de alacaklıya haciz  isteme yetkisinin gelmesiyle beraber borçlu mal beyanında bulunma  yükümlülüğündedir. Borçlu mal beyanında bulunmaz ya da bu beyanında bazı  mallarını göstermez ve beyan etmiş olduğu malları değerleri itibarıyla  takip konusu yapılmış alacağı, faizini ve giderlerini karşılamaya yetmez  ise mallarını saklamış sayılır.</p>
<p style="text-align: justify;">Eğer borçlu, haciz sırasında kapalı ve kilitli yerleri açmaz ise, bu  durum da malların saklanması olarak değerlendirilebilir, burada gizlenen  malın haczi kabil olup olmaması önem taşımaz. Malların saklanması  sonucu iflas davasını, takibi yapan alacaklı açabileceği gibi takibi  yapmamış alacaklılar dahi açabilirler.</p>
<p style="text-align: justify;">II-    Borçlunun Ödemelerini Tatil Etmiş Olması</p>
<p style="text-align: justify;">Borçlunun ödemelerini tatil etmesi kavramı İİK’ da tanımlanmış  değildir. Ancak ödemelerin tatilinin, belirgin hale gelmiş ödeme güçlüğü  içine düşmüş olma (acz) haline dayanan, borçlu tarafından açık veya  zımni olarak ortaya konmuş bulunan, genel ve devamlı nitelikteki muaccel  borçları ödememe durumu olduğu söylenilebilir. Bu iflas sebebinin  gerçekleşmesi için, borçlunun kendisini ödeme güçlüğü altına sokan  nedenlerin sürekli bir nitelik taşıması ve bu halin ne zaman sona  ereceğinin belli olmaması gerekir. Ayrıca, ödemelerin tatili aktifin  pasifi karşılaması durumu olan “borca batıklık” dan farklı bir kavram  olduğunun altı çizilmelidir.</p>
<p style="text-align: justify;">Borçlunun ödemelerini tatil etmesi, borçlunun açıkça yaptığı bir  beyandan anlaşılacağı gibi, onun herhangi bir davranışından da  anlaşılabilir. Borçlunun yerine bir vekil tayin etmeden  ticarethanesinden ayrılması, borçluya karşı yapılan ve devam eden icra  takiplerinin çoğalması, borçlunun küçük borçlarını dahi ödeyememesi veya  borçlunun mallarının büyük bir kısmana haciz konulması gibi haller  borçlunun ödemelerini tatil etmiş olmasına işaret eder.</p>
<p style="text-align: justify;">Borçlunun, mücerret, konkordato teklif etmiş olması (m.285),  ödemelerini tatil ettiğini göstermez; ancak tetkik merciinin, borçlunun  konkordato mühleti talebini reddetmesi halinde, bu durum borçlunun  ödemelerini tatil ettiği şeklinde anlaşılabilir. Borçluya konkordato  mühleti verilirse, mühlet için borçluya karşı hiçbir takip  yapılamayacağından (m. 289) ve borçlu konkordatoyu iflastan kurtulmak  amacıyla teklif ettiğinde, konkordato mühleti içinde borçlunun  ödemelerini tatil ettiğinden söz edilerek doğrudan doğruya iflas  istenemez .</p>
<p style="text-align: justify;">Borçlunun ödemelerini tatil etmiş olup olmadığının takdiri hâkime ait  olup, hâkim buna her münferit durumu göz önünde tutarak karar  verecektir .</p>
<p style="text-align: justify;">III-           İİK. M. 301’deki durumun mevcut olması (Teklif Edilen  Konkordatonun Tasdik Edilmemesi veya Konkordato Mühletinin Kaldırılması  ya da Konkordatonun Tamamen Feshi)</p>
<p style="text-align: justify;">Konkordato mühleti (m.287/2), borçlunun İİK.m.290/1 hükmüne veya  komiserin ihtarlarına aykırı ya da iyi niyetinden şüpheyi gerektiren bir  harekette bulunması üzerine icra mahkemesince kaldırıldığı (m.290/3,  m.301/1) veya; Akdedilen konkordato, ticaret mahkemesince tasdik  olunmadığı  (m.298, m.301/1) ya da; Akdedilip tasdik edilmiş bir  konkordato kötü niyetle saklanmış olması sebebiyle alacaklılardan  birinin talebi üzerine, mahkemece feshedildiği (m.308/1),  takdirde  borçlu iflasa tabi kişilerden olmasa bile, alacaklılardan birinin  İİK.m.300’e göre yapılacak ilandan itibaren 10 gün içinde doğrudan  doğruya ticaret mahkemesine başvurup iflas talebinde bulunması halinde,  ticaret mahkemesince borçlunun derhal iflasına karar verilir (m.301/1 ve  308/2) .</p>
<p style="text-align: justify;">IV-         İlama Dayanan Alacağın İcra Emriyle İstendiği Halde  Ödenmemiş Olması</p>
<p style="text-align: justify;">Borçlu, alacaklı tarafından yapılan ilamlı icra takibi üzerine  kendisine gönderilen icra emrine rağmen, ilamlı takip konusu borç yedi  gün içinde ödenmediği takdirde, alacaklı doğrudan doğruya iflas davası  açabilir. Ancak, bu nedene dayanarak borçlunun iflasını daha önce takip  yapmış alacaklı isteyebilecektir.</p>
<p style="text-align: justify;">İİK. m.38’in öngördüğü ilan mahiyetindeki belgelere dayanılarak  yapılan takiplerde, icra emri tebliğine rağmen, yedi gün içinde borcun  ödenmemesi halinde, İİK. m.177/4 uyarınca iflas davası açılıp  açılmayacağı doktrinde tartışmalıdır. Postacıoğlu ve Berkin’in bu  konudaki görüşleri olumsuz, buna karşılık Kuru’nun yaklaşımı bu  faraziyede de iflas davası açılabileceği yönündedir. Yargıtay’ın  içtihatları ise, İİK. m.38’in öngördüğü faraziyede, İİK. m.177/4  uyarınca iflas davası açılmasına olanak bulunmadığı yolundadır . Buna  karşılık Yargıtay 12. HD. Bir kararında aksi görüşü benimseyerek, İİK.  m. 38’in öngördüğü belgelerin ilam statüsüne tabi tutulacağını  belirtmiştir .</p>
<p style="text-align: justify;">Alacaklının doğrudan doğruya iflas davası açabilmesi için de, hükmün  kesinleşmiş olması şart değildir. Ancak, icraya konan hükmü (ilamı)  temyiz etmiş olan borçlu, m.36’ya göre icra dairesinden mehil almak ve  HUMK m.443’e göre Yargıtay’dan icranın geri bırakılması hakkında bir  karar getirmek suretiyle, hükmün kesinleşmesine kadar, iflas davasının  ertelenmesini sağlayabilir. Borçlu, Yargıtay’dan icranın geri  bırakılması kararı alıp ticaret mahkemesine ibraz edince, ticaret  mahkemesi, hükmün kesinleşmesine kadar iflas davasını erteleyerek,  hükmün kesinleşmesini iflas davasında bekletici sorun yapar. Borçlu  aleyhindeki hüküm kesinleşirse, ticaret mahkemesi borçlunun iflasına  karar verir. Buna karşılık, hüküm Yargıtay’ca borçlu lehine bozulur, bu  defa borçlunun hiç borcu olmadığına “borçlu aleyhine açılan davanın  reddine” karar verilir ve bu hüküm kesinleşirse, ticaret mahkemesi iflas  davasını reddeder .</p>
<p style="text-align: justify;">V-        Kolektif ve Komandit Şirket Ortaklarının Doğrudan İflası</p>
<p style="text-align: justify;">i.    Kolektif Şirkete Tebliğ Edilen İcra Emrine Rağmen Borcun  Ödenmemiş Olması (TTK m. 180, II): Kolektif şirketten alacaklı olan kişi  şirket aleyhine elde ettiği ilama dayanarak yaptığı takipte icra emrine  rağmen borcun ödenmemesi üzerine, şirketin doğrudan iflasını  isteyebilmektedir. Bu aşamada alacaklı doğrudan iflas davasını şirketle  birlikte şirket ortaklarına da yöneltebilmektedir (TTK. M. 180). Bu  hüküm komandit şirket ortakları bakımından da uygulama alanı bulur (TTK.  M. 256) .</p>
<p style="text-align: justify;">Alacaklının, kolektif şirketin borcundan dolayı bütün ortakların veya  bazılarının doğrudan iflasını isteyebilmesi için, TTK. M. 180/2  uyarınca gerçekleşmesi gereken bazı şartlar vardır: Alacaklı, para  alacağını tahsil için sadece borçlu kolektif şirkete karşı açmış olduğu  dava sonunda lehine ilam almış olmalıdır. Alacaklı, ilamı icraya koymuş,  ancak tebliğ edilen icra emrine rağmen kolektif şirket, borcu ödememiş  olmalıdır. Alacaklı, doğrudan doğruya yetkili ticaret mahkemesine  başvurup, borçlu kolektif şirketin ve ortakların (veya bazı ortakların)  iflasına karar verilmesini talep etmiş olmalıdır .</p>
<p style="text-align: justify;">ii.    Kolektif Şirkete Verilen Depo Kararının Şirket Ortaklarına da  Tebliği (TTK m.182, I): Kolektif şirket alacaklısı yapmış olduğu iflas  yoluyla takip sonrasında şirket aleyhine ticaret mahkemesinde açmış  olduğu iflas davasında, ticaret mahkemesinin depo kararının gereğini  yerine getirmeyen şirketin ortaklarına da, depo kararı tebliğ ettirerek  kararın gereğini yerine getirmedikleri takdirde, ortaklarında şirketle  birlikte iflasına karar verilmesini ticaret mahkemesinden isteyebilir.  Sadece kolektif şirket iflas yoluyla takip edilmiş olduğu (kolektif  şirket ortakları hakkında takip yapılmadığı) için, alacaklının TTK. M.  182/1 uyarınca, kolektif şirket ile birlikte ortakların da iflasına  karar verilmesini ticaret mahkemesinden istemesi, ortaklar bakımından  bir doğrudan doğruya iflas  hali teşkil eder.</p>
<p style="text-align: justify;">2.    Alacaklının Talebi ile Doğrudan İflasta Yargılama Usulü</p>
<p style="text-align: justify;">Yukarıda sayılan doğrudan doğruya iflas sebeplerinden birinin varlığı  halinde, alacaklı icra dairesinde iflas takibi yapıp borçluya ödeme  emri göndertmesine gerek olmaksızın, borçlunun muamele merkezinin  bulunduğu yerdeki ticaret mahkemesine verdiği dava dilekçesiyle borçlu  aleyhine iflas davası açar.</p>
<p style="text-align: justify;">Doğrudan doğruya iflas davalarında, iflas davasının açılmasından önce  iflas yoluyla icra takibi yapılması söz konusu olmadığından, davacının  alacaklı sıfatının kanıtlanması zorunludur. Ancak, bu konudaki ispat  gerçeğe yakınlık ilkesi çerçevesinde olacaktır. Bu bağlamda; alacağın  muaccel olması şart olmayıp, alacağı müeccel olan alacaklılarda doğrudan  doğruya iflas davası açabilirler. Keza, alacağı şarta bağlı olan  alacaklılarında bu kategoriye diren davaları açmaları mümkündür. Hatta  mal teslimine yönelik olan, konusu para olmayan ve fakat paraya çevrilme  kabiliyeti bulunan alacaklara müsteniden de doğrudan doğruya iflas  davası açılabilir . Alacağı rehinle güvence altına alınmış olan  alacaklıların dahi doğrudan doğruya iflas davası açmaları İsviçre  Hukuku’nda kabul edilmektedir. Ancak bu konuda İİK. m. 45’in öngördüğü  önce rehne başvurma ilkesinden ayrılmak için makul gerekçelerin  oluşmadığı savunulmaktadır. Buna göre, rehnin değerinin alacağı ve faizi  karşılamaması halinde, alacaklının doğrudan doğruya iflas davası  açmakta hukuki yararı yoktur .</p>
<p style="text-align: justify;">Alacaklının talebi ile doğrudan doğruya iflas davasının tabi  bulunduğu yargılama usulü, adi iflas yolundaki hükümlere atıf yapılmak  suretiyle düzenlenmiştir (m. 181) . Burada atıf yapılan maddeler  arasında, m. 158 yoktur. Şu halde, burada m. 158, özellikle depo  kararına ilişkin hükümler uygulanmayacaktır . Bu davalarda basit  yarılama usulü uygulanır (HUMK m. 507–511).</p>
<p style="text-align: justify;">Dava dilekçesinde dayanılanı doğrudan iflas sebebi açıkça  yazılmalıdır. Zira her bir doğrudan iflas sebebinin dayandığı vakıalar  değişik olup bunların daha sonra ileri sürülmesi davanın genişletilmesi  yasağına tabidir (HUMK. M. 511/1, m. 185/2) .</p>
<p style="text-align: justify;">Bu kategoriye giren davalarda, çekişmeli yargı usulü uygulanır.  Borçlunun iflasa tabi kişilerden olması gerekir. Mahkemece tensip kararı  ile birlikte borçlunun ticaret sicil dosyası getirilir. Davacının iflas  avansını yatırmış olması gerekir. İflas muhafaza tedbirlerinin bu  davalarda da uygulanması mümkündür .</p>
<p style="text-align: justify;">Dilekçeyi alan ticaret mahkemesi ilk önce alacaklının doğrudan  doğruya iflas davası açmış olduğundu ilan etmelidir (m. 177 son fıkra,  m. 178/2, m. 166/2). İflas talebi 166. maddenin ikinci fıkrasında  öngörüldüğü gibi, yurt düzeyinde baskı sayısı en yüksek beş gazeteden  biri ile birlikte borçlunun muamele merkezinin bulunduğu yerdeki bir  gazetede ve Ticaret Sicili Gazetesiyle, ilan olunur. Bu ilandan itibaren  on beş gün içinde borçlunun diğer alacaklıları bu iflas davasına  müdahale ederek, borçlunun iflasını gerektirecek bir durum olmadığını,  alacaklının iflas talebini borçlu hakkında ki takipleri ertelemek ve  borçlarını ödemeyi geciktirmek için yaptığını, alacaklı ile borçlu  arasında muvazaalı işlem yapıldığını ve benzer hususları ileri sürerek  mahkemeden talebin reddini isteyebilirler (m. 177/son, m. 178/2).</p>
<p style="text-align: justify;">Ticaret mahkemesi, Türkiye’de ikametgâhı veya temsilcisi bulunan  borçluyu dinlemek için en kısa bir zamanda duruşmaya çağırır (m. 177).  Borçlu gelmezse yargılamaya yokluğunda devam edilir (HUMK m. 213 ve  509). Mahkeme iflas davasına müdahale eden alacaklıları ilk duruşmada  dinledikten sonra, borçlunun iflasını gerektiren bir durum olmadığı  kanaatine varırsa alacaklının alacaklı olup olmadığı ve dayandığı  doğrudan iflas sebebinin mevcut olup olmadığını incelemeden iflas  davasının reddine karar verir. Mahkeme, davaya müdahale ve itiraz eden  alacaklıların itirazlarını reddedecek olursa ya da hiçbir alacaklı  ilandan itibaren on beş gün içinde itiraz etmemişse, davayı esastan  incelemeye başlar.</p>
<p style="text-align: justify;">Alacaklı bu davada alacağının varlığını ve dayanmış olduğu doğrudan  doğruya iflas sebebini ispat ile mükelleftir. Burada aranan kesin  anlamda bir ispat değildir, bu hususlarda mahkemeye kanaat verilmesi  dahi kâfidir. Bu sebeplerin ispatı noktasında alacaklı, şahit dâhil her  türlü delile başvurabilir.</p>
<p style="text-align: justify;">Yaptığı inceleme sonunda mahkeme alacağın ve doğrudan iflas  sebeplerinin varlığı kanaatine varırsa borçluya depo kararı vermeden  doğrudan doğruya iflasına karar verir.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu davalar nedeniyle verilen kararın taraflarca ve davaya katılan  müdahiller tarafından, kararın tebliğinden itibaren on gün içinde  temyizi mümkündür (İİK. m. 164/1). Bununla beraber, iflas kararının  temyizi tasfiyeye başlanmasını durdurmaz .</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>C.     Borçlunun Talebi ile Doğrudan İflas Sebepleri ve Yargılama  Usulü</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Meri icra ve iflas kanunumuz belirli sebeplerin varlığı halinde  borçlunun kendi kendisinin iflasını talep etmesine imkân tanıyan bir  düzenlemeye sahiptir. Borçlunun kendi iflasını talep etmesi, bazı  durumlarda ihtiyari, bazı durumlarda ise zorunludur. Borçlunun tercihine  bağlı olan doğrudan doğruya iflas sebebi İİK. m.178/1’de  düzenlenmiştir. Zorunlu iflas sebebi ise, İİK. m.178/3 hükmüne  dayanmaktadır. İİK m. 178’in lafzından ve içeriğinden talep ile kendi  iflasına karar verilecek borçlunun gerçek veya tüzel kişi olabileceği  anlaşılmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Ayrıca, İİK. m.179/1 uyarınca, bir sermaye şirketinin (anonim,  limited veya kooperatif şirketinin) pasifinin aktifinden fazla olduğu,  şirketi idare ve temsil ile görevlendirilmiş kimseler veya şirket  tasfiye halinde ise tasfiye memurları tarafından beyan ve ticaret  mahkemesince de tespit edildiği takdirde, şirketin iflasına karar  verilir (m.179/1). Böylece borçlunun talebi ile doğrudan doğruya  iflasına karar verilmiş olur .</p>
<p style="text-align: justify;">Aşağıda öncelikle aciz haline ilişkin ihtiyari ve mecburi iflas  sebepleri ele alınacaktır.</p>
<p style="text-align: justify;">1.    Borçlunun Talebi ile Doğrudan İflasta Sebepler</p>
<p style="text-align: justify;">I-    Borçlunun İhtiyari İflas Talebi (m.178, I)</p>
<p style="text-align: justify;">İflasa tabi olan borçlu, aciz halinde olduğunu bildirerek yetkili  mahkemeden iflasını isteyebilir (m. 178). Borçlunun aciz hali, borçlunun  muaccel borçlarını ödemek için gerekli olan ödeme araçlarından geçici  olmayan, süreklilik arz eden yoksunluğu anlamına gelir. Aciz halinden  söz etmek için mutlaka pasifin aktiften fazla olması da gerekmez. Bu  iflas sebebi, borçlunun malvarlığındaki yetersizlik değil, ödeme  araçlarındaki yoksunluktan ötürü muaccel borçların ifa edilememesidir .</p>
<p style="text-align: justify;">İİK’nun 178. maddesinin birinci fıkrası 3222 sayılı Kanunun  tadilinden önce sadece şöyle diyordu. “İflasa tabi borçlu, aciz halinde  bulunduğunu bildirerek yetkili mahkemeden iflasını isteyebilir.”Ancak,  bu fıkrada 3222 ve 3494 sayılı kanunlar ile ilaveler yapıldığı gibi;  ayrıca maddeye 3494 sayılı Kanun ile ikinci fıkra eklenmiştir. Bu  ilaveler şöyledir: “….Borçlu, bu halde bütün aktif ve pasifi ile  alacaklılarının isim ve adreslerini gösteren mal beyanını iflas talebine  eklemek zorundadır. Bu belge mahkemeye ibraz edilmedikçe iflasa karar  verilemez.”</p>
<p style="text-align: justify;">Yukarıda arz etmeye çalıştığım üzere, İİK. m.178/1’in, 1985 yılında  3222 Sayılı Kanun ile değiştirilmesinden önceki dönemde bu konuyu  düzenleyen şekline göre; davacının, sadece aciz hali içinde olduğunu  mahkemeye mal beyanı ve alacaklılar listesi ekinde bildirmesi, mahkemece  iflas kararı verilmesi için yeterli görülüyordu. Davacıya aciz halini  ispat etme mükellefiyeti yüklenmediği gibi, çekişmesiz yargı usulü  çerçevesinde birkaç saat içinde iflas kararı alınması mümkün  olabiliyordu. Alacaklıların ağır mağduriyetlerine yol açan bu hüküm,  yıllarca büyük haksızlıklar ve dürüstlük kuralına aykırı sonuçlar  doğurmuştur.</p>
<p style="text-align: justify;">Önceki düzenlemenin Anayasaya aykırı olduğundan bahisle bir iddiada  ileri sürülmüştü. Fakat Anayasa Mahkemesi bu iddiayı haklı bulmayarak  talebi reddetmişti .</p>
<p style="text-align: justify;">Belirtilen sakıncalar nedeniyle söz konusu hüküm, 1985 yılında 3222  Sayılı Yasa ile değiştirilmiştir. Yeni hükme göre, borçlunun aciz  halinde bulunduğunu kanıtlaması zorunluluğu getirildiği gibi, mahkemenin  re’sen yapacağı tahkikatla aciz halinin mevcut olup olmadığının tespit  etmesi öngörülmüştür. Bununla da yetinilmeyerek, alacaklıların davaya  müdahale yoluyla itirazlarını ileri sürebilmeleri için, İİK. m.166’nın  tespit ettiği usule göre iflas davasının ilanı ve alacaklıların bu  ilandan itibaren on beş gün içinde davaya müdahale ederek iflas kararı  verilmesine itiraz etmelerine olanak sağlanmıştır. Bu itiraz, takiplerin  ertelenmesi ve ödemelerin geciktirilmesi amacına yönelik olarak iflas  davasının açıldığı yönünde olacaktır. Böylece aslında çekişmesiz yargı  sistemi içinde düzenlenen bu usul, gerçekte çekişmeli yargı sistemine  dönüşmüştür. 3222 Sayılı Yasa ile yapılan bu değişiklik, 3494 Sayılı son  İcra ve İflas Kanunu değişikliğinde de korunmuştur .</p>
<p style="text-align: justify;">Bu maddenin şuan ki uygulamasına göre borçlu, dava dilekçesi ekinde  bütün aktif ve pasifini gösteren bir bilânçoyu, alacaklılarının isim ve  adreslerini içeren bir listeyi ve mal beyanını mahkemeye ibraz etmek  zorundadır. Yargıtay’ın içtihatları uyarınca, borçlunun aciz halinde  olup olmadığının tespiti için bilirkişi incelemesi yaptırılması  zorunludur .</p>
<p style="text-align: justify;">Borçlunun aciz halinde bulunduğunun tespiti mahkemece iflasa karar  verilebilmesi için tek başına yeterli değildir. Bunun yanında borçlunun  takiplerini ertelemek ve borçlarını ödemeyi geciktirmek amacıyla, aciz  halini ileri sürerek iflasını istediği anlaşıldığı takdirde,  alacaklıların müdahale yoluyla yaptıkları itirazlarının kabulü  suretiyle, davanın reddi gerekmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">II-    Borçlunun Mecburi İflas Talebi (m.178, III; 179, TTK. m. 324,  III)</p>
<p style="text-align: justify;">Kural olarak, borçlu, kendi iflasını istemek zorunda değildir. Ancak  kanun koyucu İİK. m. 178/3’de borçlunun iflasını isteme zorunluluğunu  düzenlemiştir. Bu hal borçlunun malvarlığının yarısına haciz konulup  geri kalanın da borçlunun mevcut ve bir yıl içinde muaccel hale gelecek  borçlarını ödemeye yetmemesi halidir (m. 178, III).</p>
<p style="text-align: justify;">Bu hüküm tacir sıfatını taşıyan gerçek kişiler ile şahıs şirketleri  bakımından mecburi iflas davasını düzenler. İİK. m. 178/3, sermaye  şirketleri hakkında uygulanmaz. Zira bu konuda sermaye şirketleri  hakkında İİK. m. 179 ve TTK. m. 324 hükümleri kanun koyucu tarafından  sevk edilmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">Yukarıdaki şartların varlığı halinde, borçlu, derhal iflasını istemek  zorundadır; eğer iflasını istemez ve bir yıl içinde iflas ederse,  borçlu taksiratlı müflis sayılır (m. 310/10) ve cezalandırılır .</p>
<p style="text-align: justify;">Hakkında İİK.m.178/3’deki şartlar gerçekleşmiş olan bir borçlu, iyi  niyetli bir şahıstan veya basiretli bir tacirden (TTK.m.20/2)  beklenmeyen tasarruflarla mevcudunu azalttığı ve üçüncü şahsın bu durumu  ve tasarrufi işlemin mahiyetini bildiği ya da bilmesi gerektiği  (sübjektif iyi niyet iddiasında bulunamayacağı MK.m.3) hallerde,  yapılmış olan tasarrufi işlem, İİK.m.277-284 hükümleri uyarınca iptal  edilebilecektir (m.280/1) .</p>
<p style="text-align: justify;">2.    Borçlunun Talebi ile Doğrudan İflasta Yargılama Usulü</p>
<p style="text-align: justify;">Borçlu kendi iflasına karar verilmesini muamele merkezinin bulunduğu  yer ticaret mahkemesinden (İİK. m.154) dilekçe ile ister. Bu iflasa dair  dilekçesine bütün aktif ve pasifini, alacaklıların isim ve adreslerini  gösterir mal beyanını ekler (İİK. m. 178/1, c.2). Mal beyanı ticaret  mahkemesine ibraz edilmedikçe, iflasa karar verilemez (İİK. m. 178/1,  c.3).</p>
<p style="text-align: justify;">Borçlunun kendisinin iflasına dair dilekçesini alan mahkeme ilk önce  bunu (borçlunun kendi iflasını istediğini) ilan eder (İİK. m. 178/2,  c.1; m. 166/2). Bu ilandan itibaren on beş gün içinde borçlunun diğer  alacaklıları bu iflas davasına müdahale ederek borçlunun iflas talebini,  hakkındaki takipleri ertelemek ve borçlarını ödemeyi geciktirmek  amacıyla yaptığını ileri sürerek, ticaret mahkemesinden borçlunun iflas  talebini reddetmesini isterler. Mahkeme bu yönde müdahale ve itirazlar  olmuşsa, duruşma açarak bunların sahiplerini davet eder ve gelenleri  dinler . Bunun sonucunda, mahkeme borçlunun hakkındaki takipleri  ertelemek ve borlarını ödemeyi geciktirmek amacıyla iflas talebinde  bulunduğu kanaatine ulaşırsa borçlunun iflas talebini reddeder. Diğer  taraftan, mahkeme süresi içinde müdahale ve itiraz eden alacaklıların  itirazlarını reddeder ya da on beş gün içinde müdahale ve itiraz eden  olmazsa ve borçlu acz halinde bulunduğunu (m. 178) veya m. 178/3’teki  halin mevcut olduğunu ispat ederse, borçlunun iflasına karar verilir .</p>
<p style="text-align: justify;">Bu davalarda basit yargılama usulü uygulanır. Borçlunun talebi ile  doğrudan doğruya iflas davaları “çekişmesiz yargı1 esasına tabidir. Dava  dilekçesinde hasım gösterilmez. Ancak, yukarıda da belirttiğimiz  üzere,  ilan ve müdahale kurumu bu davalar bakımından da uygulanır.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu davaların vekil aracılığıyla açılması durumundaki vekâletnamede bu  konuya ilişkin özel yetkinin yer alması zorunludur .<br />
Anonim şirketlerin aciz sebebine dayalı olarak kendi iflaslarını  isteyebilmeleri için, bu konuda anonim şirket genel kurulundan karar  alınması gerekir. Kolektif şirketlerin aciz sebebine dayalı olarak iflas  davası açabilmeleri ortakların ittifakla bu konuda karar vermelerine  bağlıdır .</p>
<p style="text-align: justify;">Bu iflas yolunda ticaret mahkemesinin borçlunun iflasına karar  verebilmesi için, Borçlunun birinci alacaklılar toplantısına kadar olan  masraflarla iflas kararının kanun yolları için gerekli tüm tebliğ  masraflarını peşin olarak yatırması gerekir (m. 181, m. 160). Bu iflas  yolunda da iflasın açıldığı an, gün ve saat olarak gösterilir (m. 181,  m. 165/1).</p>
<p style="text-align: justify;">Karar peşin yatırılan gider avansı kullanılarak mahkemece resen  borçluya ve müdahillere tebliğ edilir. Müdahiller, kararı temyiz  edebilirler. Kendi iflasını talep etmiş olan borçlunun iflas kararını  temyiz etmesinde, kural olarak, hukuki yararı yoktur. İflas kararının  temyizi tasfiye işlemlerinin icrasını durdurmaz.<br />
<strong><br />
D.     Sermaye Şirketinin Doğrudan Doğruya İflası</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Borca batıklık hali, sermaye şirketleri ve kooperatifler için zorunlu  iflas sebebi olarak kabul edilmiştir ve bu özel olarak sermaye  şirketleri için öngörülmüş olan doğrudan doğruya iflas sebebidir.</p>
<p style="text-align: justify;">“Borca batıklık” şirketin mevcut ve alacaklarının, borçlarını  karşılamaya yetmemesini ifade eder (İİK.m.179.; TTK.m.324/4). Bu durum  şirket pasifinin aktifinden fazla olması biçiminde de tanımlanmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Sadece sermaye şirketleri için özel bir iflas sebebi olarak borca  batıklık halinin düzenlenmiş olmasının altında yatan neden, bu  şirketlerde mal varlığıyla sorumluluk ilkesinin geçerli olmasıdır. Borca  batıklık AŞ’ler ve diğer sermaye şirketleri için zorunlu iflas sebebi  sayılarak bir taraftan şirket alacaklıları, öte taraftan bunların pay  sahipleriyle çalışanları korunmuş olmaktadır .</p>
<p style="text-align: justify;">İİK. m.179’da düzenlenmiş olan bu doğrudan iflas durumuna göre  alacaklı, borçlusu olan sermaye şirketinin pasifinin aktifinden fazla  olması halinde bu durumu ticaret mahkemesine yapacak olduğu bir başvuru  ile bildirebilir ve şirketin iflası talebinde bulunabilir. Ticaret  mahkemesine başvuran alacaklı şirketten alacaklı olduğunu ve şirketin  pasifinin aktifinden fazla olduğunu ispat ederse mahkeme bir depo kararı  vermeden doğrudan doğruya şirketin iflasına karar verir.</p>
<p style="text-align: justify;">Borca batıklık, aktiflerin satış değerleri üzerinden hazırlanacak bir  ara bilanço ile anlaşılır. Borca batıklık bilançosu denilen bu  bilançoda aktife mevcut mallar ve alacaklar, pasife ise gerçek şirket  borçları yazılır.</p>
<p style="text-align: justify;">Buna karşılık, şahıs şirketlerinin alacaklıları, şirketin doğrudan  iflasını İİK. m.179’a dayanarak isteyemezler. Birer ticaret şirketi olan  (TK m. 136) bu nedenle tacir sayılan (TTK m.18) ve iflasa tabi bulunan  kolektif ve adi komandit şirketin (şahıs şirketlerinin), genel iflas,  kambiyo senetlerine dayalı iflas veya İİK. m.177’de düzenlenmiş olan  doğrudan doğruya iflas yollarından biri ile iflası istenebilir. Şahıs  şirketleri, pasifin aktifinden fazla olması halinde durumu ticaret  mahkemesine bildirmek zorunda da değildir. Şahıs şirketleri, ancak aciz  halinde bulunduklarını bildirerek iflaslarını isteyebilirler (m.178/1)  ve m.178/2’deki halde, iflaslarını istemek zorundadırlar.</p>
<p style="text-align: justify;">İİK. m.179’un şahıs şirketi olan kolektif ve adi komandit şirketlere  uygulanmayacağını belirttik. Acaba, bu madde sermayesi paylara bölünmüş  komandit ortaklıklarda uygulanabilir mi? Bu ortaklık komandit ortaklığın  özel bir türü olmakla beraber, sermaye ortaklıkları arasında yer alır .  TTK’nun 476. maddesine göre, kural olarak, sermayesi paylara bölünmüş  komandit ortaklıklara anonim ortaklıklara ilişkin hükümler uygulanır.  Ancak, ortaklığın ortaklarından komanditlerin gerek birbirleriyle ve  gerekse komanditlerin tümü ve üçüncü kişilerle olan hukuki ilişkileri ve  özellikle ortaklığı idare ve temsil görev ve yetkileri ve ortaklıktan  ayrılmaları komandit ortaklıklardaki hükümlere tabidir. Buna göre,  sermayesi paylara bölünmüş komandit ortaklıklar hakkında TTK’nun 324.  maddesi uygulanabilir. Yani, bu ortaklığın mali durumunun bozulması  halinde yönetim kurulu görevini yapan komandite ortaklar, TTK’nun 324.  maddesi uyarınca ortaklığın iflasına karar verilmesini istemek  zorundadırlar. TTK’nun 324. maddesinin paraleli olan İİK’nun 179.  maddesinde ortaklıklar ismi sayılmakla beraber, anonim ortaklık  hükümleri uygulanan ve özel bir kuralda getirilmemiş bulunan sermayesi  paylara bölünmüş komandit ortaklarda da İİK’nun 179. maddesi  uygulanabilir .</p>
<p style="text-align: justify;">Bir sermaye şirketinin pasifinin aktifinden fazla olduğunun  anlaşılması üzerine, şirket durumu derhal yetkili (m.154) ticaret  mahkemesine bildirmeye mecburdur . Sermaye şirketinin pasifinin  aktifinden fazla olduğunu şirketi temsile yetkili olanlar ( AŞ’lerde ve  kooperatiflerde yönetim kurulu, limited şirketlerde şirket müdürü) veya  şirket tasfiye halinde ise tasfiye memurları, yetkili ticaret  mahkemesine başvurarak borca batıklık bildiriminde bulunmak zorundadır.  Bu husus mahkemece tespit edildiğinde iflasa karar verilir . Şirketten  alacaklı olanların biri de borçlusu şirketin borca batık hale düştüğünü  iddia ederek iflasını isteyebilir.</p>
<p style="text-align: justify;">Borçlunun müracaatı ile doğrudan doğruya iflastaki yargılama usulü  hakkında yukarıda yapılan açıklamalar, niteliğine aykırı düşmemek  kaydıyla bu iflas yolu içinde geçerlidir (İİK.m.181). Yönetim kurulu  ticaret mahkemesine yapmış olduğu bildirimi (ve bununla iflas talebini)  geri alamaz. Şirketin hissedarları verilen iflas kararını temyiz  edemezler .</p>
<p style="text-align: justify;">İflasın Kararının Ertelenmesi:</p>
<p style="text-align: justify;">Sermaye şirketinin iflasını isteyen şirket yetkilisi [İİK:m.179;  Anonim Şirketlerde (TTK.m.342/2) ve kooperatiflerde (Koop.K.m.63/2)  yönetim kurulu, limited şirketlerde (TTK.m.540) şirket müdürü] veya  şirket alacaklılarından birinin (İİK.m.179; TTK.m.324/2, sondan ikinci  cümle) sermaye şirketinin mali durumunun iyileştirilmesinin mümkün  olduğuna dair bir iyileştirme projesini belgeleri ile beraber sunarak  talep etmesi üzerine; ticaret mahkemesi bir değerlendirmede bulunur .</p>
<p style="text-align: justify;">Mahkeme şirketin mali durumunun düzeltilmesini mümkün görürse, iflas  kararının belirli bir süre için ertelenmesine karar verir. Bu sürenin  sonunda şirketin mali durumu düzelirse, mahkeme iflasın ertelenmesi  kararını kaldırır ve bununla şirket normal durumuna döner; aksi  takdirde, mahkeme bu sürenin sonunda şirketin iflasına karar verir.</p>
<p style="text-align: justify;">İflasın ertelenmesi, bir yandan sermaye şirketinin iç işlerine ve  dolayısıyla mali durumuna yabancı olan alacaklıların, şirket tarafından  yapılan borca batıklık bildirimi üzerine, beklenmedik bir anda ortaya  çıkan iflas sebebiyle uğrayabilecekleri zararlara karşı korunması, diğer  yandan mali durumunun düzelmesi imkânı bulunan bir sermaye şirketinin  iflastan kurtularak varlığını sürdürebilmesi amaçlarına hizmet  etmektedir. İflasın ertelenmesiyle, şirket ve alacaklı menfaatlerine  aynı oranda hizmet edilmiş olmaktadır .</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>E.    Terekenin İflas Hükümlerine Göre Tasfiyesi</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Murisin iflasa tabi kişilerden olup olmadığına bakılmaksızın iki  durumda tereke iflas hükümlerine göre tasfiye edilir: a) Mirasın reddi;  En yakın kanuni mirasçıların hepsinin mirası açıkça reddetmiş olmaları  (MK.m.612) veya borca batık olduğu için kanun hükmü gereği mirasın  reddedilmiş sayıldığı (MK.m.605) haldir. Bu durumda terekenin tasfiyesi  iflas hükümlerine göre yapılır (İİK.m.180). b) Terekenin mevcudunun  borcuna yetişmediğinin anlaşılmasıdır (MK.m.636).</p>
<p style="text-align: justify;">Terekenin iflas hükümlerine göre tasfiyesi, İİK.m.208 vd. hükümlerine  göre yapılır. İflas hükümlerine göre yapılan tasfiye MK’ da ki resmi  tasfiyeden başkadır. Sulh hâkiminin tayin ettiği tasfiye memuru,  terekenin tasfiyesini, İcra ve İflas ve Kanununun iflas tasfiyesi  hakkındaki hükümlerine (İİK.m.208-256) göre yapar. Ancak, burada iflas  idaresi yerine tasfiye memuru, ticaret mahkemesi yerine de sulh hâkimi  geçmektedir. Tasfiye memurunun işlemlerine karşı yapılacak şikâyetleri,  sıra cetveline itirazları incelemek ve iflas usulü ile tasfiyenin son  bulduğuna karar vermek yetkisi sulh hâkimine aittir .</p>
<p style="text-align: justify;">KAYNAKÇA</p>
<p style="text-align: justify;">ALTAY, Sümer<br />
Türk İflas Hukuku, Vedat İstanbul 2004</p>
<p style="text-align: justify;">BERKİN, Necmettin<br />
İcra Hukuku Dersleri, 2. Bası, Hamle Matbaası, 1969</p>
<p style="text-align: justify;">ERİŞ, Gönen<br />
Uygulamalı İflas ve Konkordato Hukuku, Aydın Yayınları</p>
<p style="text-align: justify;">İMREGÜN, Oğuz<br />
Komandit ve Sermayesi Paylara Bölünmüş Komandit Ortaklıklar, 1989  İstanbul</p>
<p style="text-align: justify;">KURU, Baki<br />
İcra ve İflas Hukuku, Yetkin, 1998 Ankara 11.Baskı</p>
<p style="text-align: justify;">MUŞUL, Timuçin<br />
İcra ve İflas Hukuku,  Legal, 2005 İstanbul 1. Baskı</p>
<p style="text-align: justify;">PEKCANITEZ/ATALAY/ÖZKAN/ÖZEKES<br />
İcra ve İflas Hukuku, Yetkin, 2005 Ankara 3. Baskı</p>
<p style="text-align: justify;">ŞİMŞEK, Edip<br />
Uygulamalı İcra ve İflas Kanunu, Aydın Yayınları</p>
<p style="text-align: justify;">ÜSTÜNDAĞ, Saim<br />
İflas Hukuku, Avcıol, 1998 İstanbul 5. Baskı</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.ozkurt.av.tr/en/?feed=rss2&amp;p=167</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>CAS (SPOR TAHKİM DİVANI) TAHKİMİ</title>
		<link>http://www.ozkurt.av.tr/en/?p=164</link>
		<comments>http://www.ozkurt.av.tr/en/?p=164#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 20 Apr 2010 16:24:36 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Makaleler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.ozkurt.av.tr/en/?p=164</guid>
		<description><![CDATA[BİRİNCİ BÖLÜM
I) SPORDAN DOĞAN UYUŞMAZLIKLARDA  TAHKİMİN YERİ VE NİTELİĞİ
A) GENEL OLARAK TAHKİM
Uyuşmazlıkların devlet mahkemeleri yerine alternatif uyuşmazlık çözüm  metotları ile çözümü yoluna gidilmesinde, XX. yüzyılın ikinci yarısından  itibaren büyük bir artış görülmektedir. Bu artışın temelinde  uyuşmazlıkların niteliklerinde yaşanan değişmelerin yanı sıra, devlet  mahkemelerinin, uyuşmazlıkları kısa sürede karara bağlamakta yetersiz  ...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><strong>BİRİNCİ BÖLÜM</strong></p>
<p style="text-align: justify;">I) SPORDAN DOĞAN UYUŞMAZLIKLARDA  TAHKİMİN YERİ VE NİTELİĞİ</p>
<p style="text-align: justify;">A) GENEL OLARAK TAHKİM<br />
Uyuşmazlıkların devlet mahkemeleri yerine alternatif uyuşmazlık çözüm  metotları ile çözümü yoluna gidilmesinde, XX. yüzyılın ikinci yarısından  itibaren büyük bir artış görülmektedir. Bu artışın temelinde  uyuşmazlıkların niteliklerinde yaşanan değişmelerin yanı sıra, devlet  mahkemelerinin, uyuşmazlıkları kısa sürede karara bağlamakta yetersiz  kalması ve uluslar arası ilişkilerin gelişmesi gibi birçok neden  yatmaktadır.<br />
Uluslar arası nitelik taşıyan, belli bir ülke hukukuna bağlı olmayan ve  çıkan uyuşmazlıkların, o sektörden gelen kişiler eliyle çözüme  kavuşturulması gereken konularda genel ve mecburî eğilim,  uyuşmazlıkların mahkeme dışı yollarla çözümüdür. Sportif uyuşmazlıklar  veya sporla ilgili uyuşmazlıklar (Sports-related disputes) olarak  nitelendirebileceğimiz uyuşmazlıklar da yukarıda belirttiğimiz  uyuşmazlıklar sınıfına girmektedir.<br />
Sporun uluslar arası karakteri, özel bir uzmanlık alanı olması ve çıkan  uyuşmazlıkların da çok kısa süre içinde çözüme kavuşturulması  gerektiğinden dolayı sportif uyuşmazlıkların çözüm metodu olarak tahkim  yargılaması tercih edilmektedir. Tahkim; kanunun tahkim yoluyla  çözümlenmesine izin verdiği konular kapsamında olmak şartıyla, taraflar  arasında doğmuş veya ileride doğabilecek uyuşmazlıkları devlet yargısı  yerine, hakem adı verilen kişiler eliyle çözümlenmesi konusunda  tarafların anlaşmasıdır . Diğer bir ifadeyle tahkim, bir hak üzerinde  uyuşmazlığa düşen iki tarafın, anlaşarak, bu uyuşmazlığın çözümlenmesini  özel kişilere bırakmaları ve uyuşmazlığın bu özel kişiler tarafından  incelenip karara bağlanmasıdır.<br />
İhtiyari ve zorunlu olmak üzere iki tür tahkim vardır. İhtiyari tahkimde  tarafların mahkemeye gitme hakları olduğu halde, bu haklarını  kullanmayıp, diğer hakları olan tahkim yoluna başvururlar. Buna karşılık  bazı hallerde uyuşmazlığın çözümlenmesi zorunlu olarak hakeme  bırakılmış ise buna mecburi tahkim denir.  Mecburi tahkim özel kanun  hükümleri ile belirlenir.<br />
Bu zorunlu tahkim meselesi noktasında Türk Futbolundaki ve Uluslar arası  futbol camiasındaki duruma çok kısaca değinecek olursak:<br />
Profesyonel futbol ile ilgili ihtilafların çözümü de mahkemeler nezdinde  olmayıp, Türk Futbolu bakımından zorunlu olarak tahkim Kurulu  tarafından çözümlenmektedir.  Ulusal Federasyonlar, Avrupa Futbol  Federasyonları Birliği’ne (UEFA) ve Uluslar arası Futbol Federasyonları  Birliği’ne (FIFA) organik ve hukuki bakımdan üye sıfatıyla bağlıdır.  Ulusal Federasyonlar, bu kuruluşların Ana Statü ve Talimatlarına uymak  zorundadır. Başka bir ifadeyle, profesyonel futbol, Türkiye’nin de üyesi  bulunduğu, UEFA ve FIFA Talimatlarına göre yürütülmesi zorunlu bir spor  dalıdır. Bu iki uluslar arası kuruluş, söz konusu Talimatlara  uyulmasını zorunlu saydığı gibi, ulusal federasyonlara bağlı kulüplerin  ve milli takımların uluslar arası futbol organizasyonlarına  katılabilmeleri de bunlara uymalarına bağlıdır.  FIFA Statüsünün  “Uyuşmazlıklar” başlığını taşıyan 59. maddesinin birinci fıkrasına göre;  ulusal federasyonlar, kulüpler ve kulüp üyeleri; FİFA’yla veya diğer  federasyonlar, kulüpler veya kulüp üyeleriyle olan uyuşmazlıklarını  normal (adli veya idari) mahkemelere intikal ettiremezler.  Bu tür  uyuşmazlıkların ortak muvafakatle tayin edilen tahkim kurullarına havale  edilmesi gerekir.  Buna bağlı olarak kanun koyucu, futbol  faaliyetlerinin yürütülmesi sırasında ortaya çıkan uyuşmazlıklarda son  ve kesin yetkili merci olarak Tahkim Kurulu’nu oluşturmakla, zorunlu  tahkimi benimsemiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">B) SPOR HUKUKU UYUŞMAZLIKLARINDA  TAHKİMİN NİTELİKLERİ:</p>
<p style="text-align: justify;">1.    Uyuşmazlıkların Çözümünde Tek  Sistemin Uygulanması:<br />
Dünyada sporu yönlendiren ve düzenleyen kuruluşlar tarafından tahkim ve  Alternatif Çözüm Yöntemlerinin benimsenmesinin en önemli sebeplerinden  biri, tek bir uyuşmazlık çözüm sistemi oluşturarak, spor hukuku  uyuşmazlıklarında mümkün olduğu ölçüde birbiriyle uyumlu ve tutarlı  kararlar verilmesini sağlamaktır. Spor hukuku uyuşmazlıklarının çözümü,  çeşitli ülkelerdeki birbirinden farklı mahkemelere bırakılacak olursa,  benzer ve hatta aynı nitelikteki sorunlar hakkında farklı ve çelişkili  kararlar verilmesi söz konusu olabilecek ve bu durum farklı ülkelerde  bulunan sporla ilgili kişiler arasında eşit ve adil olmayan sonuçların  doğmasına neden olacaktır. Bu anlamda, tahkim ve alternatif çözüm  yöntemlerini uygulayan kuruluşlar, spor hukukuna özgü, milli sınırları  aşan, bazı genel ilkeler ve kurallar oluşturmakta ve bunları ihtiyaca  göre geliştirmeye açık bir yapıya sahip bulunmaktadırlar.<br />
Bu sebeplerden dolayı, spor dallarının büyük bir kısmında, o dalda  faaliyet gösteren kişilerin, aralarındaki uyuşmazlıkları tahkim yoluyla  ve özellikle tek bir kuruluşa müracaat ederek çözmeleri konusunda genel  bir eğilimin mevcut olduğu görülmektedir. Milli uyuşmazlıkların  çözümünde ilk aşamada milli tahkim yeterli görülmekle birlikte, bu  yoldan elde edilen kararlara karşı milletlerarası faaliyet gösteren  kuruluşlara itiraz imkânı tanınmaktadır. Bu şekilde sporla ilgili tüm  uyuşmazlıklarda tek bir kuruluş, çözüm kurallarını oluşturma, geliştirme  ve uygulama imkânına sahip olmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">2.    Uyuşmazlıkların Kısa Sürede  Sonuçlandırılması Zorunluluğu:<br />
Tahkim, esas itibarıyla tarafların iradesine dayanan özel bir yargılama  yöntemi olmakla, milli mahkemelere nispetle kararların daha çabuk  verilebileceği bir usuldür. Milli mahkemelerin bağlı oldukları devletin  maddi ve usul hukuku ile sıkı sıkıya bağlı olmaları, pek çok dava  bakımından hâkimlerin işin uzmanı olmaması sebebiyle bilirkişilere  müracaat etmeleri, işleyiş tarzı ve kurumsal niteliği itibarıyla  bürokratik bir yapıya sahip olmaları davaların süratli şekilde  çözümlenmesini engellemektedir.<br />
Bu bağlamda, sportif uyuşmazlıkların tahkim yoluyla çözümünü zaruri  kılan faktörlerden birisi, ister disiplinle ilgili isterse de mali  nitelikli uyuşmazlıklar olsun, uyuşmazlıkların kısa bir süre içinde  sonuçlandırılması zorunluluğudur. Bu zorunluluk sporun doğasından  kaynaklanmaktadır. Spor karşılaşmaları çok kısa zaman aralıkları ile  tekrarlanarak gerçekleşmektedir. Sportif uyuşmazlıklarla ilgili  verilecek kararlar da bu yoğun karşılaşma maratonunda sporcu ve  kulüplerin haklarına zarar vermeyecek hızda olmak mecburiyetindedir.<br />
Spor hukuku uyuşmazlıklarının niteliği gereği, bu uyuşmazlıkların  çözümünde söz konusu olabilecek gecikmeler, mahkeme tarafından verilecek  kararları anlamsız hale getirebilmektedir. İlgili spor kuruluşu veya  federasyonu tarafından verilen, bir sporcunun belli bir müsabakaya  katılmasını engelleyecek nitelikteki bir karara o sporcu tarafından  itiraz edildiğinde, bu itirazın derhal karara bağlanması gerekmektedir.  Aksi takdirde söz konusu yasaklayıcı karar gereğince sporcu, ilgili  müsabakaya katılamayacak ve daha sonra o sporcunun müsabakalara  katılabileceğine ilişkin olarak mahkeme tarafından verilebilecek bir  karar anlamını kaybedecektir. Bir diğer ifadeyle, büyük kayıplarla  kazanılan bir zaferin başarı olarak nitelendirilmesi mümkün  olmayacaktır. Bunun yanında, gerçekte katılması mümkün ve gerekli olan  bir sporcunun söz konusu müsabakaya katılmasının engellenmesi ve bunun  iptaline yönelik kararın gecikmeyle alınması, geçmişte kalmış olan bu  müsabakanın dürüstlüğü ve geçerliliği konusunda ciddi tereddütler  uyandıracaktır. Bu sebeplerden ötürü, spor hukuku uyuşmazlıklarının  mümkün olan en kısa sürede çözüme kavuşturulması bir zorunluluk olarak  karşımıza çıkmaktadır. Devlet mahkemelerinin bu anlamda bir sürat  ihtiyacını karşılamaktan uzak olduğu gerçeği dikkate alındığında, spor  hukuku uyuşmazlıklarının çözümü bakımından en uygun yöntemlerin tahkim  ve alternatif çözüm yöntemleri olduğu sonucu kendiliğinden ortaya  çıkmaktadır.<br />
Uygulamaya baktığımız zaman gerek uluslar arası gerekse de ulusal  karşılaşmalarda yaşanan disiplin ihlalleri ile ilgili kararlar mümkün  olan en kısa zamanda verilmektedir. Buna göre; FIFA ve UEFA  organizasyonlarında kararlar büyük oranda, uyuşmazlık tarafı kişi veya  kuruluşun takip eden ilk karşılaşmasından önce verilmektedir. Bu ilkenin  gerçekleşmesinin imkânsız olduğu durumlarda ise bazı koruyucu tedbirler  uygulanmakta ve karardan uygulanan tedbirin tenzili ile netice karara  ulaşılmaktadır.<br />
Ulusal federasyonlar tarafından düzenlenen ulusal futbol liglerinde ise  karşılaşmaların FIFA ve UEFA karşılaşmalarının sahip olduğu zaman  aralıklarından daha kısa olması ve arz ettiği süreklilik nedeniyle  disiplin uyuşmazlıklarına ilişkin kararların, ihlalin meydana geldiği  karşılaşma ile takip eden karşılaşma arasında verilmesi genellikle  mümkün olamamaktadır. Bu nedenle ulusal federasyonların disiplin  kurulları tedbir mahiyetinde kararlara daha çok başvurmaktadırlar. İki  karşılaşma arasındaki sürenin 4–5 gün kadar olduğu hesaba katılırsa  disiplinle ilgili uyuşmazlıkların tahkim yoluyla ve mümkün olan en çabuk  yargılama süreciyle sonuca bağlanması zorunluluğunun temel gerekçesi  daha rahat anlaşılabilir.</p>
<p style="text-align: justify;">3.     Uyuşmazlıkların Uzman Kişiler  Tarafından Çözülmesi:<br />
Sportif uyuşmazlıkların devlet mahkemeleri dışında çözülmesi  mecburiyetinin temel nedenlerinden birisi, söz konusu uyuşmazlıkların  belli bir uzmanlık gerektirmesidir. Gerçekten de, ister disiplinel  isterse de malî nitelikli olsun, sportif uyuşmazlıkların sporun içinden  gelen veya en azından sportif uyuşmazlıklar konusunda özel bir eğitim  almış kişiler aracılığıyla çözümlenmesi gerekmektedir.<br />
Diğer bütün uyuşmazlılarda olduğu gibi spor hukuku uyuşmazlıklarında da  taraflar, doğal olarak aralarındaki uyuşmazlığın uzman kişi veya kişiler  tarafından çözüme bağlanmasını isterler. Taraflar, aralarındaki  uyuşmazlığı çözüme bağlayacak hakem veya arabulucuyu seçerken, bu  kişilerin güvenilir ve uzman olup olmadıklarını dikkate almaktadırlar.<br />
Genel uygulama, disiplinle ilgili konuları karara bağlamak amacıyla  kurulan disiplin kurullarının sporun içinden gelmiş ve sportif  uyuşmazlıkların çözümüyle ilgili olarak özel bir eğitimden geçmiş  kişilerden oluşturulması şeklindedir. 3813 sayılı Türkiye Futbol  Federasyonu Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun’un Türkiye Futbol  Federasyonu Yönetim Kurulu’na vermiş olduğu yetkiyle hazırlanmış olan  Futbol Disiplin Talimatı’nın  5. maddesinde de Disiplin Kurulu  üyelerinden başkan, başkan vekili ve raportör üyesinin hukukçu olması  şartı getirilmiş ve diğer üyelerin de faal olmayan antrenör, hakem ve  futbolculardan atanması tavsiye edilmiştir.<br />
Mali nitelikli uyuşmazlıklarda ise disiplin ihlallerindeki kadar katı  bir sınırlandırmaya rastlanmamaktadır. Ancak mali uyuşmazlıkların arz  ettiği bazı özelliklerden ötürü uyuşmazlık çözüm heyetlerinde genelde  spor geçmişi olan hukukçulardan yararlanılmaktadır. Yetiştirme  tazminatı, sözleşmelerin haklı veya sportif nedenle fesihlerine ilişkin  uluslar arası düzenlemeler sportif mali uyuşmazlıkların arz ettiği özel  durumlara örnek olarak sayılabilir.</p>
<p style="text-align: justify;">4.    Kararların Kesin ve İcra  Edilebilir Olması:<br />
Tahkim sonucunda verilen kararların en önemli özelliklerinde biri,  bunların kesin karar niteliğine sahip olmasıdır. Bir uyuşmazlığın  tarafları, bu uyuşmazlığın bir defada ve kesin olarak çözüme bağlanması  için tahkim yolunu tercih ederler. Bu yüzden çok önemli ve sınırlı  sayıdaki sebepler dışında tahkim sonucunda verilen karara karşı kanun  yoluna müracaat etmek mümkün değildir.<br />
Spor Hukuku alanında bu uygulamanın en önemli örneklerinden birini, 2003  tarihli UEFA (Avrupa Futbol Birliği) Tüzüğü’nün 57 (2), 59 (1) ve 60  (2). maddeleri teşkil eder. Bu hükümler gereğince, UEFA’nın kendi yetki  ve faaliyet alanına giren futbolla ilgili disiplin uyuşmazlıkları ve  UEFA tarafından alınan idari kararlar bakımından, Denetim ve Disiplin  Organları (The Control and Disciplinary Body) ile Temyiz Organı (Appeals  Body) tarafından verilen kararlar kesin ve bağlayıcı niteliktedir ve bu  kararlara karşı devlet mahkemelerinde itiraz edilemez. UEFA bu  uygulamayı kendisine üye ülke federasyonlarının bunu kabul ederek ve bu  konuda yazılı taahhüt vermelerini sağlayarak gerçekleştirmektedirler.   Özel hukuk uyuşmazlıklarına (parasal konulara) ilişkin konularda ise,  adı geçen tüzüğün 59 (1) ve 61. maddeleri gereğince CAS tarafından  verilen kararlar kesin ve bağlayıcı niteliktedir ve bu kararlara karşı  mahkemeye müracaat edilemez.<br />
UEFA’ya üye ülkeler arasında yer alan ülkemiz açısından ise, futbol  hukuku uyuşmazlıklarında, Türk Futbol Federasyonu Tahkim Kurulu  kararları kesindir. Tahkim Kurulu Talimatının  1. maddesine göre, TFF  Tahkim Kurulu, Türkiye Federasyonu ile kulüpler, kulüpler ile kulüpler,  futbolcular, teknik direktörler ve antrenörler arasında çıkacak  ihtilaflar ile Merkez Hakem Kurulu kararları hakkında Yönetim Kurulu’nca  verilecek kararları ve Futbol Disiplin Kurulu Kararlarını; ilgililerin  başvurusu üzerine inceleyip, kesin karara bağlamakla görevlidir. Başka  konularda faaliyet gösteren diğer Tahkim Kurulları ilk derece mahkemesi  görevi görürlerken, Futbol Federasyonu Tahkim Kurulu, üst derece  mahkemesi gibi çalışmakta ve verdiği kararlar için yargı denetimi  yapılamamaktadır.  Uygulamada Yargıtay, Danıştay gibi Yüksek Yargı  Organları, aşağıdaki örnek kararlar ile, 3813 sayılı kanunun anılan  hükümlerine tereddütsüz uymuşlardır. Şöyle ki;<br />
Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nin 15.10.1990 tarih, 1990/13894 Esas sayılı  kararı ile; “ Anılan yasada öngörülen tahkim usulünün mecburi tahkim  niteliğinde olduğunu kararlarının kesin olduğunun 3813 sayılı yasanın  13. ve 14. maddelerinde ayrı ayrı belirtildiğini, bu durumda HUMK 432.  maddesi gereğince, Tahkim Kurulu Kararları’nın kesin olduğu” hükme  bağlanmıştır.<br />
Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nin 24.12.1991 tarih, 1991/622-616sayılı  kararı ile; “mahkemenin görevsizlik kararı ile dosyanın HUMK 438.  maddesi gereğince Türkiye Futbol Federasyonu Tahkim Kurulu’na  gönderilmesini” emretmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">5.    Gizlilik:<br />
Mahkemelerin yargılama faaliyetini kamuya açık olarak yürütmelerine  karşılık, tahkim ve Alternatif Çözüm Yöntemleri’nde uyuşmazlığın  çözümüne yönelik faaliyetler kural olarak, kamuya kapalı olarak  gerçekleştirilir. Tahkim ve Alternatif Çözüm Yöntemlerinin bu vasfı,  özellikle spor hukuku uyuşmazlıklarının çözümü bakımından önem  taşımaktadır. Nitekim uygulamada spor hukukuna ilişkin uyuşmazlıklarda  taraf olan kişilerin, şahsi itibarının zedelenmemesi ve şöhret gibi  sebeplerle, uyuşmazlığa konu olan hususların neler olduğu veya bunların  değeri konusunda kamunun bilgi sahibi olmamasını istedikleri  görülmektedir. Bu nedenle, tahkimde gizlilik, tarafların ihtiyacını bu  yönde fazlasıyla karşılamaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>İKİNCİ BÖLÜM</strong><br />
I) SPOR TAHKİM DİVANI ( CAS- COURT OF ARBİTRATİON FOR SPORT)<br />
A) GENEL OLARAK:<br />
CAS, Uluslar arası Spor Tahkim Konseyi   bünyesinde oluşturulmuş ve  konseyin idari ve malî desteği altında, herhangi bir ulusal veya uluslar  arası spor organizasyonuna bağlı olmayan ve sportif uyuşmazlıkların  tahkim veya uzlaştırma yoluyla çözümü amacıyla kurulmuş bir mahkemedir.<br />
CAS’ın merkezi İsviçre’nin Lozan şehrinde bulunmaktadır ve ayrıca  merkezi dışında Avustralya’nın Sidney ve ABD’nin New York şehirlerinde  de şubeleri bulunmaktadır.  1984 yılında kurulmuş olan CAS, sportif  karakterli uyuşmazlıkları çözmek amacıyla bünyesinde 55 ülkeden toplam  150 hakem bulundurmaktadır.<br />
B) KURULUŞU VE TARİHİ GELİŞİMİ:<br />
Son zamanlarda sıkça uygulandığı üzere, Spor Hukuku uyuşmazlıklarında  tahkim yoluna başvurmak aslında yeni bir yöntem değildir. Bugüne kadar  Uluslar arası hatta ulusal federasyonlar pek çok yargılama yöntemi  geliştirmişlerdir. Fakat sadece divan tarafından kurulan CAS- Spor  Tahkim Divanı, özellikli olarak spor uyuşmazlıkları ile ilgilenmek üzere  tahkim sistemine dayalı uluslar arası bağımsız ve gerçek bir  yargılamanın yolunu açmıştır.<br />
1990 yılından sonraki dönemde, profesyonel ve üst düzey spor alanında  sporcular, spor kulüpleri, spor federasyonları, spor müsabakalarını  düzenleyenler ve sporda görev alan diğer kişiler arasındaki hukuki  uyuşmazlıkların giderek arttığı gözlemlenmiştir. Özellikle uluslar arası  alanda gerçekleşen bu gelişme, o tarihe kadar spor hukuku  uyuşmazlıklarını bağlayıcı şekilde çözüme bağlayacak bağımsız bir  otoritenin bulunmaması sebebiyle, uluslar arası spor organizasyonlarını  bu konuda harekete geçirmeye zorlamıştır. Uzun yıllar boyunca spor  dünyası, bu yüzden de spor federasyonları, kendilerini Yerel  mahkemelerin müdahalesinden koruyacak hukuki dokunulmazlığı olan bir  seviyeye ulaşmayı arzu etmişlerdir.<br />
1981 yılında Juan Antonıo Samaranch’ın Uluslar arası Olimpiyat Komitesi (  IOC) başkanı seçilmesinden sonra, sporu ilgilendiren konularda bağımsız  bir yargılama sistemi oluşturma düşüncesi , takip edilen yıl Roma’da  yapılan IOC Genel Kurulu’nda ele alınmış ve o dönemde aynı zamanda IOC  üyesi ve The International Court of Justice in The Hauge hakimi olan  Keba Mbaye tarafından başkanlığı üstlenilen bir komisyon, daha sonra  Court of Arbitration for Sport adını alacak kuruluşun tüzüğünü hazırlama  çalışmalarına başlamıştır.   1983 yılında IOC, CAS için hazırlanan ve  30 Haziran 1984 tarihinde yürürlüğe girecek olan tüzüğü onaylamıştır.   Böylece, 1980’li yıllarda oluşan baskıların sonucu olarak Spor Tahkim  Divanı (CAS) atletler, uluslar arası ve ulusal federasyonlar, ulusal  Olimpik komiteler ile diğer oyun organizatörleri arasında çıkacak hukuki  ihtilaflara nihai, geçerli ve tarafsız bir çözüm bulmak amacıyla ortaya  çıkmıştır.<br />
Klasik tahkim yargılamasında olduğu gibi, bir uyuşmazlığın CAS  tarafından incelenerek karara bağlanabilmesi için taraflar arasında  yapılmış, CAS’ın yetkili olduğu konusunda açık ve yazılı bir anlaşma  bulunması gerekmektedir. Buna göre; taraflar arasında akdedilmiş olan  sözleşmede bulunan bir tahkim maddesi, taraflar arasında uyuşmazlığın  çıkmasından önce veya sonra yapılmış olan bir tahkim anlaşması ya da  ilgili uyuşmazlığı ilk derece mahkemesi gibi inceleyerek karara bağlayan  kuruluşun düzenlemelerinde CAS’ın temyiz başvurularını inceleyerek  karara bağlamaya yetkili olduğunu gösteren bir maddenin bulunması  gerekmektedir.  FIFA ve UEFA bünyesindeki sportif uyuşmazlıkların çözümü  amacıyla kurulmuş tahkim kurumlarında, FIFA Ana Statüsü’nün 60.  maddesinde ve UEFA Ana Statüsü’nün 61. maddesinde CAS’ın hangi şartlar  altında yetkili olduğunu belirten maddeler mevcuttur ve bu maddeler  uyarınca CAS’a başvuru mümkündür.<br />
1991 yılında CAS tarafından kabul edilen Guide to Arbitration’da yer  alan tahkim şartı uluslararası spor federasyonlarının tüzüklerinde de  yer almaya başlamıştır. Buna göre CAS Tüzüğü ve Uluslararası spor  federasyonları tarafından öngörülen kurallara ilişkin olarak ortaya  çıkan ve ilgili federasyonlar tarafından dostane yöntemlerle çözüme  bağlanamayan uyuşmazlıkların devlet mahkemelerine müracaat edilmeksizin  kesin olarak CAS tarafından karara bağlanacağı konusunda tarafların  taahhütte bulunmaları bir tahkim şartı olarak öngörülmüştür. İlk olarak  Uluslararası Binicilik Federasyonu (International Equestration  Federation, FEI) ‘nun kendi tüzüğüne dâhil ettiği bu tahkim şartı, daha  sonra diğer uluslararası spor federasyonlarının tüzüklerinde de yer  almaya başlamış ve bu durum CAS tarafından görülen uyuşmazlıkların  sayısında önemli bir artışa sebep olmuştur. Sporcuların milli takımlara  seçilmesi, sözleşmeler, televizyon yayın hakları, lisans gibi birçok  konuda ortaya çıkan uyuşmazlıkları karara bağlamaya başlayan CAS  ,  özellikle temyiz düzeyinde dopingle ilgili uyuşmazlıklarda da son kararı  veren bir makam haline gelmiştir.<br />
1984 tarihli tüzük ile birlikte uygulamaya giren usul kuralları  gereğince CAS, her biri IOC, uluslararası spor federasyonları, Milli  Olimpiyat Komiteleri ve IOC başkanı tarafından seçilen on beşer kişi  olmak üzere toplam 60 kişiden oluşuyor ve CAS tarafından  gerçekleştirilen faaliyetlerin bütün masrafları IOC tarafından  karşılanıyordu.  Spor uyuşmazlılarının CAS tarafından çözüme  bağlanmasında ortaya çıkan bu büyük artışa karşılık CAS’ın IOC ile olan  sıkı bağlantısı sebebiyle dünya spor camiasında CAS’ın bağımsızlığı  konusunda ciddi tereddütler ortaya çıktığını da ifade etmek gerekir.  Yukarıda da ifade edildiği gibi, CAS’ın oluşumu, masraflarının  karşılanması ve tüzüğünün değiştirilmesi konularında IOC’nin sahip  olduğu yetkiler, CAS ile IOC arasında bir bütünlük olduğu izlenim ve  görüşünün kuvvetlenmesine sebep olmuştur.  İsviçre Federal Mahkemesinin  bu konulara değinen bir kararı  üzerine; organizasyon ve finansman  konularında CAS’ın bağımsızlık ve tarafsızlığını sağlayabilmek amacıyla  CAS Tüzüğünde ve diğer düzenlemelerde bazı değişiklikler yapılmıştır. Bu  değişiklikler içinde en önemlisi, kuruluşundan o zamana kadar CAS için  IOC tarafından sağlanan organizasyon ve finansman desteğini sağlamak  üzere Milletlerarası Spor Tahkim Konseyi ( International Court of  Arbitration for Sport, ICAS)’ın kurulması olmuştur. Bu şekilde, CAS’ın  idari ve yargısal fonksiyonlarının birbirinden ayrılması sonucunda, ICAS  idare ve finansman görevlerini üstlenmiş, CAS ise sadece yargısal  fonksiyonu yerine getirmeye başlamıştır.  Böylece, birçok uluslararası  federasyon CAS ’ın yargılama yetkisini tanımış ve kendi tüzüklerine  uyuşmazlıkların CAS tarafından karara bağlanacağına dair tahkim şartları  koymaya başlamışlardır.</p>
<p style="text-align: justify;">C) YAPISI VE FONKSİYONU:<br />
Bağımsız bir yapıya sahip olan CAS, kendi içinde oluşturduğu heyetler  aracılığıyla, sporu ilgilendiren bütün uyuşmazlıları spora özgü  nitelikteki usul kuralları çerçevesinde tahkim ve arabuluculuk  yöntemlerini kullanarak çözüme bağlama görevini üstlenmiştir.  Spor ile  doğrudan veya dolaylı olarak ilgili olan bütün uyuşmazlıklar, karara  bağlanması için CAS’a tevdi edilebilir. Bu uyuşmazlıklar, televizyon  yayın hakları, spor malzemelerine ilişkin satım sözleşmeleri, sponsorluk  ve lisansa ilişkin ticari nitelikteki uyuşmazlıklarda dahil olmak  üzere, sporcuların milli takımlara seçilmesi, sporculara müsabakadan men  cezası verilmesi, sporcular veya teknik yöneticiler ile spor kulüpleri  veya menajerleri arasındaki sözleşmelerin ifası ve ihlali, tazminat  yükümlülükleri, sporcu transferleri, belli bir müsabakaya ilişkin olarak  sporcuların vatandaşlık durumu, doping ve diğer konulardaki disiplin  uygulamaları gibi sporla ilgili bütün konularda söz konusu olabilir.<br />
Sporcular, spor kulüpleri, spor federasyonları ve spor kuruluşları, spor  organizasyonunu gerçekleştiren kişiler, sponsorlar, televizyon  şirketleri, spor malzemesi imalatçıları gibi tüm gerçek ve tüzel kişiler  CAS ’a müracaat etme imkânına sahiptirler.<br />
CAS bünyesinde iki farklı yargı bölümü bulunmaktadır. İlk derece tahkim  bölümü; hakkında henüz hiçbir yargı organı tarafından hüküm tesis  edilmemiş bir uyuşmazlığın CAS ’a getirilmesi halinde, uyuşmazlıkla  ilgili olarak karar veren bölümdür.<br />
Temyiz tahkim bölümü ise; federasyonlar, konfederasyonlar veya sportif  uyuşmazlıkların çözümü amacıyla kurulmuş diğer yargı organlarının  kararlarına karşı yapılan itirazları inceleyerek karara bağlayan  bölümdür.<br />
Her iki bölüm içinde ortak olan CAS ’ın hukuki merkezi Lausanne olduğu  için tahkim yargılamasının tabi olduğu hukuk, taraflar aksini  öngörmedikçe, İsviçre Hukuku’dur. Yargılama faaliyetlerinde İngilizce  veya Fransızca dillerinden biri kullanılır. Eğer taraflar bu iki dilden  hangisinin kullanılacağı konusunda anlaşmaya varamazlarsa, hakem heyeti  başkanı veya dosya henüz hakem heyetine teslim edilmemiş ise ilgili  birim başkanı davanın tüm şartlarını dikkate alarak bu konuda bir karar  verir.<br />
CAS tarafından yapılan tahkim yargılamasında uygulanan usulü, ilk derece  tahkim ve temyiz aşamasındaki tahkim bakımından ayrı ayrı  değerlendirmek gerekir.</p>
<p style="text-align: justify;">1) İlk Derece Tahkim Bölümü (OAD)<br />
Spor ile doğrudan veya dolaylı olarak bağlantısı bulunan bir konuda ve  taraflar arasında CAS ’ın söz konusu uyuşmazlığa bakmaya yetkili  olduğunu belirten yazılı bir anlaşmanın varlığı halinde söz konusu  uyuşmazlık CAS tarafından incelenerek karara bağlanmaktadır. Hakkında  henüz herhangi bir karar verilmemiş ve CAS ’a yetki tanınmış bir  uyuşmazlığa CAS bünyesinde oluşturulmuş olan ilk derece tahkim bölümü  bakmaktadır.<br />
Sportif bir uyuşmazlığı hakkında karar verilmesi amacıyla CAS ’a taşımak  isteyen tarafın, CAS Ana Statüsü’nün OAD usulüne ilişkin bölümünün 38.  maddesinde sayılan hususları içeren bir dilekçe ile CAS mahkeme ofisine  başvuruda bulunması gerekmektedir. Söz konusu başvuruyla birlikte 500  İsviçre Frankı tutarındaki başvuru harcı da peşinen yatırılmalıdır .  Dilekçede belirtilmesi zorunlu hususların eksikliği veya harcın  yatırılmaması ya da eksik yatırılması halinde CAS mahkeme ofisi,  başvuruda bulunan tarafa eksikliği gidermesi için kısa bir süre  tanıyacak, eksikliğin tanınan sürede de giderilmemesi halinde geri  çekilmiş sayılacaktır.<br />
CAS mahkeme ofisi, gerekli şartları taşıyan başvuruyu karşı tarafa  bildirecektir. Taraflar arasındaki anlaşma CAS prosedürü açısından da  belirleyici olmaktadır. Tarafların hakem sayısı hakkında bir  anlaşmasının olmaması halinde, OAD Başkanı uyuşmazlığın niteliğine göre  uyuşmazlığın bir veya üç hakemli olarak çözümüne karar verir . Tek hakem  konusunda tarafların anlaşmasının olması veya başkanın tek hakem  öngörmesi halinde bu hakem, CAS mahkeme ofisinin taraflara yapacağı  bildirimi takip eden 15 gün içinde tarafların anlaşması ile belirlenir.  Eğer 15 günlük süre içinde hakem seçimi yapılamazsa OAD Başkanı tek  hakemi belirler.<br />
Tarafların üç hakem konusunda anlaşmasının bulunması veya OAD  Başkanı’nın yargılamanın üç hakemli olarak çözümünü öngörmesi halinde  ise hakemler, tarafların belirleyeceği birer hakem ve taraflarca  belirlenen bu iki hakem tarafından seçilecek baş hakem olarak tespit  edilir. CAS ’a başvuruda bulunan taraf, başvuru dilekçesinde kendi  hakemini belirtebileceği gibi mahkeme ofisi tarafından kendisine tanınan  sürede de hakem seçimini gerçekleştirebilir. Bir tarafın kendi hakemini  seçmekten imtina etmesi veya taraflarca seçilen iki hakemin baş hakemi  belirleyememesi durumunda ise OAD Başkanı hakemleri atar .<br />
Hakem heyeti, OAD Başkanı’nın onayı ile göreve başlar. CAS yargılaması  kural olarak, Fransızca veya İngilizce olarak yapılır. Tarafların,  yargılamada kullanılacak dil konusunda anlaşamaması halinden OAD Başkanı  kullanılacak dili uyuşmazlığın niteliğini de dikkate alarak belirler  .  Yargılama esnasında yapılacak tüm iletişimler, bildirimler CAS mahkeme  ofisi tarafından gerçekleştirilir.<br />
CAS yargılaması gizli yürütülür ve taraflar, hakemler ve CAS, yargılama  esnasında edindikleri hiçbir bilgiyi 3. bir kişiye açıklamamakla  yükümlüdürler. Hakem heyeti önündeki yargılama, kural olarak, dilekçe  üzerinden yürütülür. Heyet uygun görürse, duruşma yapılmasına da karar  verebilir. Yargılama bir iddia dilekçesi, bir cevap dilekçesi ve eğer  gerek duyulursa cevaba cevaplarla gerçekleştirilir. Taraflar ikinci  dilekçelerinde ileri sürdükleri iddia, talep ve savunmalarını  yargılamanın diğer aşamalarında diğer tarafın rızası olmadığı müddetçe  değiştiremez ve arttıramazlar .<br />
Taraf dilekçelerinin diğer taraflara tebliği hususlarını sona ermesiyle  birlikte heyet başkanı duruşma yapılıp yapılmayacağına ve yapılacaksa  duruşmanın tarihine karar verir. Genel uygulama olarak yargılama süresi  boyunca tek bir duruşma yapılmaktadır. Başkan ayrıca, istisnai olarak  bir tanığın veya bilirkişinin telefon veya video konferansı ile  duruşmaya katılmasına karar verebilir. Duruşmanın bitimiyle beraber  taraflar, heyet aksi yönde açık bir karar almadıkça, yeni bir dilekçe  sunamazlar. Tarafların rıza göstermesi halinde heyet, hızlı yargılama  prosedürü benimseyerek yargılama sürecini olabildiğince kısaltabilir .<br />
Taraflar uyuşmazlığın esasına uygulanacak hukuk hakkında anlaşmaya  varamazlarsa yargılamada İsviçre hukuku uygulanır. Taraflar bir maddi  hukuk belirlemek yerine heyetin hakkaniyet ve nesafete göre hüküm tesis  etmesine de karar verebilirler.<br />
Karar oyçokluğuyla alınır. Kararlar yazılı olmalı, karar tarihi  belirtilmeli ve imzalanmalıdır. Heyet başkanının imzası yeterlidir.  Karar imzalanmadan önce CAS Genel Sekreterliği’ne gönderilir ve onay  alındıktan sonra imzalanır. CAS mahkeme ofisi tarafından tebliğ edilen  kararlar kesin ve bağlayıcı niteliktedir. Yargılamanın sona ermesiyle  birlikte CAS mahkeme ofisi ayrıca, uyuşmazlık değerini dikkate alarak  CAS toplam yargılama masrafını belirler ve bu ücretin hangi tarafça  karşılanacağı karara yazılır.<br />
İlk derece tahkim bölümüne intikal eden bir uyuşmazlık tahkim  başvurusunun yapıldığı tarihten itibaren 6-12 ay arasında karara  bağlanmaktadır. 12 aylık süre uzatılamaz. Uygulamada OAD yargılamaları  3-4 ay gibi bir sürede sonuçlandırılmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">2) Temyiz Tahkim Bölümü (AAD)<br />
CAS ’ın bir diğer tahkim yargılaması gerçekleştiren bölümü AAD olarak  bilinen temyiz tahkim bölümüdür. Bu bölüm, hakkında daha önceden bir  karar verilmiş olan sportif nitelikli uyuşmazlıkların temyiz  incelemesinin yapılarak karara bağlandığı bölümdür.<br />
Bir karara karşı CAS ’a başvuruda bulunabilmek için, söz konusu kararın  verildiği ulusal veya uluslar arası kuruluşun düzenlemelerinde temyiz  edilmek istenen kararlara karşı CAS ’a başvuru imkânının tanınmış olması  gerekmektedir. Ayrıca kararı temyiz eden tarafın, ilk kararı veren  kuruluşun tüm iç hukuk yollarını tüketmiş olması da CAS ’a  başvurabilmesi için aranan bir diğer şarttır.<br />
Temyiz başvurusunda bulunan taraf, CAS ’a CAS Ana Statüsü’nün 48.  maddesinde sayılan bilgileri içeren bir dilekçe ile başvurmalıdır. Bu  başvurusunda ayrıca, ilk kararı veren kurumun kararlarının CAS nezdinde  temyizinin mümkün olduğunu gösteren düzenlemenin de sunulması  gerekmektedir. Temyiz eden tarafın ayrıca, 500 İsviçre Frankı  tutarındaki CAS mahkeme ofisi ücretini de peşinen ödemesi şart  koşulmaktadır.<br />
İlk kararı veren kurumun başka bir zamanaşımı süresi öngörmediği  durumlarda  , kararın ilgiliye tebliğinden 21 gün içinde CAS ’a  başvurulması gerekmektedir. AAD Başkanı, tarafların da görüşlerini  aldıktan sonra zamanında yapılmamış başvuruyu reddetme imkânına  sahiptir.<br />
Kural olarak, temyiz yargılaması üç hakemden oluşan bir tahkim heyeti  tarafından gerçekleştirilmektedir. Ancak, başvuran taraf, diğer tarafla  tek hakemli yargılama konusunda anlaştıklarını belirtirse veya AAD  Başkanı, yargılamanın aciliyetini göz önüne alarak tek hakemli yargılama  yapılmasına karar verebilir. Yargılama tek hakemli olarak yürütülecekse  hakem AAD Başkanı tarafından atanır. Üç hakemli bir heyet huzurunda  yargılama yapılacak ise, başvuran taraf başvurusunda veya kendisine  tanınan ek sürede hakemini seçmelidir. Temyiz başvurusu yapıldığının  davalı tarafa tebliğini takip eden 10 gün içinde davalı kendi hakemini  seçmelidir. Böyle bir seçim belirtilen sürede gerçekleştirilmezse AAD  Başkanı davalı taraf yerine atamayı yapar  . Hakem heyetinin  oluşturulmasıyla CAS mahkeme ofisi dava dosyasını heyete intikal  ettirir.<br />
21 günlük sürenin bitimini takip eden 10 günlük süre içinde başvuran  taraf gerekçeli temyiz dilekçesini CAS ’a ulaştırmalıdır. Söz konusu  dilekçede dinlenmesi istenen şahit ve bilirkişiler de belirtilmelidir.  Gerekçeli temyiz dilekçesinin davalı tarafa tebliğini takip eden 10 gün  içinde de davalı taraf, gerekçeli bir temyize cevap dilekçesi sunmak  zorundadır. İstisnai durumlar hariç olmak kaydıyla heyet başkanı,  gerekçeli dilekçelerin ardından yeni dilekçe sunulmasının mümkün  olmadığını taraflara bildirir  .<br />
Gerekçeli dilekçelerin ilgililere tebliğinin sağlanmasının ardından  heyet başkanı duruşma ile ilgili karar verir. Tarafların da görüşünün  alınmasıyla beraber eldeki delil durumu yeterli görülürse duruşma  yapılmaz.<br />
Uyuşmazlığın esasına uygulanacak hükümler ise, ilk kararın verildiği  kurumun düzenlemeleri veya tarafların bu konuda anlaşmaları halinde,  anlaşılan maddi hukuk hükümleri olacaktır. Böyle bir anlaşmanın olmaması  halinde ise ilk kararın verildiği federasyonun bulunduğu ülkenin maddi  hukuk kuralları esas alınır.<br />
AAD, temyiz incelemesi sonucunda, ilk kararın onanmasına,  değiştirilmesine, kaldırılmasına veya belirtilen doğrultuda yeniden  incelenmesi amacıyla ilk kararın verildiği kuruma iadesine karar  verebilir. Kararlar oy çokluğu ile alınır. Uygulamayı gösteren kısa  karar, temyiz başvurusundan en geç 4 ay içinde verilmelidir.<br />
Temyiz yargılamasında, başvuru esnasında ödenen 500 İsviçre Frankı  tutarındaki CAS mahkeme ofisi ücreti dışında herhangi bir masraf  çıkmamaktadır. Başka bir ifadeyle, AAD ’de görülen yargılamalarda  taraflar, başvuru harcı olan 500 İsviçre Frankı dışında hiçbir ek ücret  ödememektedirler .</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><br />
KAYNAKÇA</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Kitap ve Makaleler    :</p>
<p style="text-align: justify;">AKINCI, Ziya, “Tahkim ve Derdestlik  İtirazı”, Prof. Dr. Mahmut Birsel’e Armağan, İzmir 2001</p>
<p style="text-align: justify;">AKINCI, Ziya, Milletlerarası Tahkim,  Seçkin Yayınları, Ankara 2003</p>
<p style="text-align: justify;">BAŞTÜRK, Faruk, “ Türkiye Futbol  Federasyonu Tahkim Kurulu Üzerine”, Legal Hukuk Dergisi, Aralık 2004,  Yıl-2, S.24</p>
<p style="text-align: justify;">ERTAŞ, Şeref; PETEK, Hasan, Spor Hukuku,  Yetkin Yayınları, Ankara 2005,</p>
<p style="text-align: justify;">GENÇ, Durmuş Ali, Spor Hukuku, Alfa  Yayınları, Kasım 1998</p>
<p style="text-align: justify;">GENÇ, Durmuş Ali; Futbol Kulüplerinin  Stratejik Yönetimi, Ankara 1999,</p>
<p style="text-align: justify;">GRAYSON, Edward, Sport and the Law,  Third Edition, Butterworths 2000,</p>
<p style="text-align: justify;">KADİRBEYOĞLU, İbrahim, Futbol Hukuku  Tahkim Usulü ve Tahkim Kurulu Kararları, TFF Yayınları</p>
<p style="text-align: justify;">KEVAN, Tim; ADAMSON, Dominic; COTTRELL  Stephen, Sports: personal Injury, Sweet &amp; Maxwell 2002</p>
<p style="text-align: justify;">KURU, Baki, Hukuk Muhakemeleri Usulü,  Cilt 4, 5. Bası, İstanbul 1991</p>
<p style="text-align: justify;">KURU, Baki, Medenî Usul Hukuku, Ankara  2001</p>
<p style="text-align: justify;">KÜÇÜKGÜNGÖR, Erkan, Spor Hukuku  Uyuşmazlıklarında Milletlerarası Tahkim, Banka ve Ticaret Dergisi,  Ankara 2004, Cilt XXII</p>
<p style="text-align: justify;">KÜÇÜKGÜNGÖR, ERKAN, Spor Hukuku  Uyuşmazlıklarında Milletlerarası Tahkim, Ankara Hukuk Fakültesi Dergisi,  Cilt 53, S. 2, 2004,</p>
<p style="text-align: justify;">MCLAREN, R.H., “Introducing the Court of  Arbitration for Sport: The Ad Hoc Division at the Olympic Games,  Marquette Sports Law Review”, C.12, S.1, 2001,</p>
<p style="text-align: justify;">NAFZIGER, J.A.R.: “International Sports  Law as a Process for Resolving Dispute”s, International and Comperative  Law Quarterly, C.45, S.1 Ocak 1996,</p>
<p style="text-align: justify;">OSCHÜTZ, F., “Harmonization of  Anti-Doping Code Through Arbitration: The Case Law of The Court of  Arbitration for Sport”, Marquette Sports Law Review, C.12, S. 2, 2002</p>
<p style="text-align: justify;">ÖZAY, İlhan, “Futbolda Özelleştirme”,  İdare Hukuku ve İlimler Dergisi, 1990/1-3</p>
<p style="text-align: justify;">PEKCANITEZ, Hakan, Medeni Usul Hukuku,  Ankara 2000</p>
<p style="text-align: justify;">PETEK, Hasan, Profesyonel Futbolcu  Sözleşmesi, Yetkin Yayınları, Ankara 2002,</p>
<p style="text-align: justify;">POLVINO, T. Anthony, “Arbitration As  Preventative Medicine For Olympic Ailments: The International Olympic  Committee&#8217;s Court Of Arbitration For Sport And The Future For The  Settlement Of International Sporting Disputes”, Emory International Law  Review, C.8., S.1, Spring 1994,</p>
<p style="text-align: justify;">QUİRK, Charles, Sports and The Law,  Garland Publishing, New York &amp;London, 1996</p>
<p style="text-align: justify;">REEB, M., “ Resolution of conflicts: The  Court of Arbitration for Sport”, FIBA International Legal Symposium,  1999,</p>
<p style="text-align: justify;">ROCHAT, J.P., International Athletic  Foundation Supplement Sport &amp; Law, Supplement to the Official of IAF  Symposium on Sports &amp;Law, Monte Carlo, 31 Jan- 2 February 1991,</p>
<p style="text-align: justify;">ÜSTÜNDAĞ, Saim, Medeni Yargılama Hukuku,  Cilt I-II, /. Bası, İstanbul 2000</p>
<p style="text-align: justify;">VEDDER, Christopher, “The Development of  Arbitration In Sports Law”, International Athletic Foundation  Supplement Sport &amp; Law, Supplement to the Official of IAF Symposium  on Sports &amp;Law, Monte Carlo, 31 Jan- 2 February 1991,</p>
<p style="text-align: justify;">WALTER T. CHAMPIONS, “Sports Law, Cases,  Documents and Materials”, Jr. Apsen Publisher, USA, 2005,</p>
<p style="text-align: justify;">WONG, M. GLENN, Essentials of Sports  Law, Third Eddition, Praeger, Westport, Connecticut, London,</p>
<p style="text-align: justify;">İnternet Siteleri</p>
<p style="text-align: justify;">http://tr.wikipedia.org</p>
<p>http://www.cpadr.org</p>
<p>http://www.europe.eu.int</p>
<p>http://www.fiba.com</p>
<p>http://www.fifa.com</p>
<p>http://www.iaaf.org.</p>
<p>http://www.netbul.com</p>
<p>http://www.tff.org.tr</p>
<p>http://www.turkfutbolu.net</p>
<p>http://www.uefa.com</p>
<p>http://www.tas-cas.org</p>
<p style="text-align: justify;">Mevzuat</p>
<p style="text-align: justify;">Agreement concerning the constitution of  the International Council of Arbitration for Sport” , 22  Haziran 1994</p>
<p style="text-align: justify;">Code of Sport-related Arbitration</p>
<p style="text-align: justify;">FIFA Disciplinary Code, Zürih 2005</p>
<p style="text-align: justify;">FIFA Procedural Rules for the Players’  Status Committee, Zürih 2003</p>
<p style="text-align: justify;">FIFA Rules Governing the Practice and  Procedures of the Dispute Resolution  Chamber, Zürih 2002</p>
<p style="text-align: justify;">FIFA Statutes</p>
<p style="text-align: justify;">Futbol Müsabaka Talimatı,</p>
<p style="text-align: justify;">Profesyonel Futbol Talimatı,</p>
<p style="text-align: justify;">Statutes of the Bodies Working for  the  Settlement of Sports-related Disputes, Lozan 1999</p>
<p style="text-align: justify;">Türkiye Futbol Federasyonu Futbol  Disiplin Talimatı,</p>
<p style="text-align: justify;">Türkiye Futbol Federasyonu Kuruluş ve  Görevleri Hakkında Kanun</p>
<p style="text-align: justify;">Türkiye Futbol Federasyonu Tahkim Kurulu  Talimatı,</p>
<p style="text-align: justify;">Türkiye Futbol Federasyonu’nun Çalışma  usul ve Esaslarına Daiar Ana Statü<br />
UEFA Statutes, Nyon 2004</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.ozkurt.av.tr/en/?feed=rss2&amp;p=164</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

